Ortada Alman istihbarat teşkilatıyla birlikte çalışan ve Almanya sınırları içinde herhangi bir etkinlik yapması mümkün olmayan KONRAD adında bir vakıf ve onun genel ve yerel medyada işbirlikçileriyle gerçekleştirdikleri, aslında başka amaçları -Kamufle- doğrultusunda seminer vakası vardı ki, bu duruma Balıkesir ve Bandırma’nın duyarlı kalemleri kayıtsız kalmadı. Politika ve ilkhaber, Konrad konusunu ayrıntılarıyla okuyucusuna, kamuoyuna duyurdu.
Conrad’ın paralı gününde olmadığımız için ne olup ne bittiğini Balıkesir BİRLİK’ten öğrenelim: “ Öte yandan yine seminere katılan bazı yerel gazetecilerin şu eleştiri ve tepkileri de oldukça anlamlı:’Maddi-manevi hiçbir sorunu olmayan,fildişi kulelerde yaşayan bazı gazeteci konuşmacıların çok yıldızlı otellerde verdikleri seminerler büyük sıkıntılar içerisinde yaşayan yerel basın çalışanlarına fazla katkı vermiyor.”
Tüm bu olup bitenlerin basının ibretlik hanesine yazılması şart.Çünkü,bu ibretliğin ipini çekip kamuoyunun önüne taşıyanlara yıllardır bu memlekette neler reva görülmedi ki..Ahlaksızlar erdem tüccarı kesilip,şantajcılar adam yerine konup,şişkin egolarını doyurmanın açlığı ile öylesine çok rezillik yaşandı ki..
Onun için Konrad,kıblesini hiç şaşırmamış.Herşey yerli yerine oturmuş. Konrad’a da neden kardeşim benim içimde sen bu faaliyetleri yürütüyorsun diye kızıp öfkelenmemek lazım.Adamlar işini yapıyor. Önemli olan üzümlü kek olmamak.Zaten bütün mesele de Sheksper’in dediği gibi : OLMAK veya OLMAMAK.. (To be or not to be..)Kıbrıs’ta bugün bunun kavgası veriliyor. Irak’ta ise halk bunu anladığında Coniler çoktan Bağdat’a girmişti.
Necip Hablemitoğlu’nun İlkHaber 10. Yıl Etkinlikleri kapsamında Bandırma’ya gelişinde kendisiyle dolu dolu 2 gün yaşadık. Hablemitoğlu’nun bende bıraktığı izlenim gerçek ve dürüst bir bilim adamı kimliği dışında tam bir centilmen olmasıydı Profesyonel sayılabilecek bir ŞARAP uzmanıydı ve bizlere insanlığın en eski içkisi ve onun kültürü hakkında ayrıntılı bilgiler verdi.
Alçakgönüllü, sevecen ve Türk tarihi konusunda klasik akademisyenlerden öte inanılmaz bilgiliydi. Bizler bu konuda zırcahil olduğumuzu, sorduğumuz her soruda açığa vururken, o olağanüstü inceliğiyle bizleri kırmadan yanıt verip aydınlatmaya çalışmıştı. Ülkemizde eşine pek rastlanmayan bir direnişin gösterildiği ve bir halk dayanışması yada bir halkın yaşama haklarını korumak için örgütlenmesini ülkenin her yanına yayabilmesini ve özellikle ülkedeki duyarlı kurum ve aydınları harekete geçirmesini sağlayan Bergama olayının iç yüzünü, daha doğrusu gerçek yüzünü dinleyince büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Hablemitoğlu anlattığı gerçeklerle BERGAMA direnişinin arkasında da Alman Vakıflarının varlığını provokasyonunu ve direnişe verdiği ekonomik yardımın nedenlerini de bir bir sıralıyordu.
Haince katledilişinin ardından onu tanımış olmanın artı değerleri ile birlikte kalbimin acıdığını hissetmiştim. Halkın, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı’nın törende bizzat duruşları ile de umutlanmış ve ülkedeki aydın kıyımının son halkası olması ve Devletimin faillere ve uzantılarına karşı DEVLET TAVRINI koymasını temenni etmiştim…
Almanya topraklarında gram altın olmamasına rağmen dünya altın rezervinin % 60′ı Almanlar tarafından kontrol ediliyor ve Alman devleti dünyanın dört bir yanına musallat ettiği bu vakıflar sayesinde ekonomisine verebilecek herhangi bir zararı bu tür planlı programlı eylemlerle tolare ediyor ve bunu bu vakıflar aracılığıyla dünyanın her yerinde yapabiliyordu.
Daha önce yazılmış olmasına rağmen bir kez daha yineleyelim. KONRAD ADENAUER, HENRICH BÖLL, EBERT SİTUFTUNG ve bunun gibi birçok vakfın, Alman dış istihbarat servisi BND ile organik bağı olduğu , daha doğrusu onun tarafından yönlendirildiği ve Alman Devleti tarafından milyonlarca euro ile desteklendiği herkes tarafından biliniyor.
Zaten bütün bunlar Balıkesir Gazeteciler Cemiyeti’nin ev sahipliği yaptığı KONRAD ADENAUER VAKFI’nın finansörlüğünde Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin gerçekleştirdiği Meslek içi eğitim semineri öncesi ve sonrası Balıkesir basınının en sıkı kalemleri Tarık Sürmelioğlu, İlkhaber ve Engin Arıcan ile yaygın basında birçok yazar tarafından gündeme getirilip tartışıldı.
Ortada Alman istihbarat teşkilatıyla birlikte çalışan ve Almanya sınırları içinde herhangi bir etkinlik yapması mümkün olmayan KONRAD adında bir vakıf ve onun genel ve yerel medyada işbirlikçileriyle gerçekleştirdikleri, aslında başka amaçları -Kamufle- doğrultusunda seminer vakası vardı ki, bu duruma Balıkesir ve Bandırma’nın duyarlı kalemleri kayıtsız kalmadı. Politika ve ilkhaber, Konrad konusunu ayrıntılarıyla okuyucusuna, kamuoyuna duyurdu.
Karşımızda Mustafa Kemal’i külliyen reddettiğini ve Türk Ulusunun yapay ve uyduruk olduğunu programlarında kağıda dökmüş bir vakıf ve bu vakfın vereceği (Rakamını ve harcamalarını bilemediğimiz) euro’lardan nemalanan ulusal ve yerel işbirlikçileri duruyordu.
Düşünebiliyor musunuz !
3 kuruş yardım alıp seminer düzenleyeceğim diyen Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve onun yerel işbirlikçileri
Bu nasıl bir aymazlık ? Bu nasıl bir ihanet ?
Konrad arada bir yerel gazetecilere 3-5 bin euro’luk ödüller veriyor. 5 yıldızlı otellerde yatırıp, yedirip, içiriyor. Bazen de Almanya’da misafir ediyor. Yerel işbirlikçiler için yeterli değil mi ?
Bu vakfı, Türkiye’ye sokan Türk Demokrasi Vakfı..
1997 yılında Konrad Adenaur Vakfının Türkiye temsilcisi (O yıllarda böyle bir vakfın Türkiye temsilciliği kanunen yasak) Türkiye Gazeteciler Cemiyetine başvurup, birlikte etkinlikler düzenlemek istediğini belirtiyor ve aralarında bir sözleşme yapıyorlar (Bu sözleşmede yasalara aykırı) Dönemin cemiyet başkanı Nail Güreli.
Nail Güreli, yapılan seminerlerin finansörünün KONRAD olduğunu itiraf ediyor zaten. Nail Güreli, konuşmalarında mangalda kül bırakmayan, Gazetecilerin sendikasızlaştırıldığından dem vurup, sözde basın emekçilerinin yanında olan bir gazeteci..Bana göre palavracının teki. Ulusal basında 5.000 kişi sebepsiz işten atılırken sesini çıkarmayan, sadece yutkunmakla yetinen, dahası işten çıkarılan basın emekçilerinin büyük bir bölümünün daha önce istihdam edildiği grubun içinde yazarlık hayatına devam edebilme pişkinliğinde olan biri.
Güreli, KONRAD’ın, POLİTİKA, İLKHABER ve HABLEMİTOĞLU tarafından ipliği pazara çıkıp, gerçekler ulusal basında tartışılmaya başlandığında görevirden istifa etti ve yerini yardımcısına bıraktı. (Bir yudum vicdan muhakemesi mi acaba ?)
Uzatmayalım.. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Balıkesir Gazeteciler Cemiyeti ile son seminerini (Tabi Konrad’ın mangırlarıyla) Bandırma’da gerçekleştirdi. Ve bir de böbürlene böbürlene şöyle denildi:
‘Seminer ilk kez bir ilçede yapılıyor.’ Sanki matah bir şey yapılmış gibi.
Seminerin Bandırma’da yapılmasının anlamı tabi ki başka.
Konrad ve T.G.C.’ye en büyük tepki ve infial Bandırma’dan geldi ve ülkeye yayıldı. Artistik ve kurnazlık karışımı bir gözdağının yada güç gösterisinin ardından gizlenmiş gerçek bir ihanetin baş aktörleriyle birlikte gerçekleştirdiği hainlik kokan VODVİL’den öte bir şey değil bu seminer.Bak biz meşruyuz ve sizin topraklarınızda yine Alman dostlarımızla el ele kol kolayız zavallılığı.
Bunları niye yazdım biliyor musunuz ? Atatürk’e küfreden bir vakfın parasıyla düzenlenen bir seminerde gerçek bir MUSTAFA KEMAL sever olduğuna inandığım BARAN AKYÜZ’ ün gazetenin birinde katılımcı olarak resmini gördüğüm için..!
***
Tüm bu olup bitenlerin mizahi boyutu ise artık gazetelerin manşetlerine taşınıyor.
Konrad’ın etkinliğine katılan Balıkesir Birlik Gazetesi,manşet atmış: “Mesleki fiyasko!”
Spotunda da, “ Alman Konrad Adenauer Vakfı ile Gazeteciler Cemiyeti’nin ortaklaşa düzenlediği ‘Meslek İiçi Gazetecilik Eğitim Semineri’verilen bilgilerden çok kırılan potlarıyla uzun yıllar akıllardan silinmeyecek..”
BİRLİK, haberinde de,etkinliğe katılımın Balıkesir basınından “çok az” olduğunu belirtirken,bakın ne diyor: “..seminere katılan bazı gazetecilerin Konrad Adenauer Vakfı’nın yerel basın sorunlarının çözümü konusunda ‘Doğru Adres’ olmadığını vurgulamaları ise oldukça düşündürücü..”
Balıkesir’den katılımın çok az olması doğal,çünkü,Balıkesirli Konrad’ın parasını ödediği bir etkinliğe çerez olmak istemiyor.Yerel basının sorunlarının çözümü ya da eğitimini Konrad ve Konradçılardan beklemek ise safdillik..Parayı veren düdüğü çalar deyişine uygun,parayı alan da söylemesi gerekenleri söyleyecek.Yoksa,eğitim bitti,ertesi gün herkes gazetesine dönüp,ağabeylerinin yüksek deneyim ve bilgilerinden istifade şımbıl şımbıl gazete çıkartacak değil.
Konrad’ın paralı gününde olmadığımız için ne olup ne bittiğini BİRLİK’ten öğrenelim: “ Öte yandan yine seminere katılan bazı yerel gazetecilerin şu eleştiri ve tepkileri de oldukça anlamlı:’Maddi-manevi hiçbir sorunu olmayan,fildişi kulelerde yaşayan bazı gazeteci konuşmacıların çok yıldızlı otellerde verdikleri seminerler büyük sıkıntılar içerisinde yaşayan yerel basın çalışanlarına fazla katkı vermiyor.”
Buna yorum yapmak bile anlamsız.Türkiye garip bir ülkedir..Bugünün en gözde işi mandacılık yani işbirlikçilik.İyi prim yapıyor.Bunu bir de AB üyeliği adına yapıyorsanız,kıdeminiz artıyor.Ancak,dedik ya,bu ülke gariptir diye.Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en büyük özelliklerinden biri ne kadar ucube iş varsa madahale etmeyip,bunları “denetlenebilir etkinlik” olarak izlemeye almasıdır.Ardından,rüzgar tersden esmeye başladığında ise,Konradçıların kuyruğuna takılmış olanlar,boş bir tenekeden ibaret olduklarını çok geç anlarlar.Bu,kendi düşen ağlamaz oyunudur.Onun için,fildişi kulede yaşayıp aşağıya indiğinde de çok yıldızlı otellerde bilgiçlik satanların kerametine fazla inanmamak gerek.!
Star Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Yelken’in “eksik bilgi getiren muhabirler için salak kelimesini kullanması” konusunda yorum yapmak beni aşar..Sayın Yelken yelken yapmış.!BİRLİK’de yer alan haberin diğer ayrıntıları benim için süpriz değil.Değirmenin suyu Alamanya’dan geliyorsa,vur patlasın çal oynasın.Bir de Alman milletine para konu oldu mu Yahudileri aratmaz derler..
Tüm bu olup bitenlerin basının ibretlik hanesine yazılması şart.Çünkü,bu ibretliğin ipini çekip kamuoyunun önüne taşıyanlara yıllardır bu memlekette neler reva görülmedi ki..Ahlaksızlar erdem tüccarı kesilip,şantajcılar adam yerine konup,şişkin egolarını doyurmanın açlığı ile öylesine çok rezillik yaşandı ki..
Onun için Konrad,kıblesini hiç şaşırmamış.Herşey yerli yerine oturmuş.Konrad’a da neden kardeşim benim içimde sen bu faaliyetleri yürütüyorsun diye kızıp öfkelenmemek lazım.Adamlar işini yapıyor.Önemli olan üzümlü kek olmamak.Zaten bütün mesele de Sheksper’in dediği gibi : OLMAK veya OLMAMAK..(To be or not to be..)Kıbrıs’ta bugün bunun kavgası veriliyor.Irak’ta ise halk bunu anladığında Coniler çoktan Bağdat’a girmişti.
Süleyman TAKUNYACIOĞLU /İlkHaber
——————————————————————————–
10.12.2003 Çarşamba
‘Fiyasko’nun Almancası!
DEMOKRATİKLEŞME adı altında Türkiye’de faaliyet gösteren değişik demokratik kitle örgütleriyle nicedir iç içe geçmiş halde olan Alman vakıflarının ana çalışma konularından biri de ‘yerel basın’dır.Alman Vakıfları içinde en çok bilineni Kondrad Adenaeur, özellikle yerel basınla ilgili çalışmalarda en öndedir ve etkilidir.
Son bir kaç yılda ülke genelinde otuz civarında ‘seminer’ düzenleyen Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Konrad Adenauer Vakfı ile neredeyse bütünleşmiştir. TGC’nin seminer etkinliklerinin sponsoru olan vakıf, onca parayı ne diye bu seminerler için harcıyor, önce bunu merak etmek gerekmez mi?
Durduk yerde baba öz oğluna borç vermiyorken, Bir Alman vakfı, Anadolu basınını ‘adam etmek (!)’ için milyarlarca lirayı, ya da milyonlarca euroyu neden verir? Anadolu basını demokratikleşsin, meslek bilgisini arttırsın, yerel basın güçlensin, tecrübeli, başarılı üretken gazeteciler yetişsin… Tamam, öyle olsun, olsun da; böyle olması, Alman vakfına ne kazandıracak?
Taraf kazandıracak!
Bu vakıflar, Almanya’nın dış politikasına hizmet eder. Elbette her devletin bir dış politikası vardır. Uluslararası politikalarda başarıyı yakalamak için gerektiğinde kendi DKÖ’lerini de kullanabilirler. Hatta bu vakıflar istihbarat faaliyetlerinde de etkin olabilir.
Türkiye’deki Alman vakıfları da böyledir. Faaliyet gösteren çok sayıda Alman vakfı yeniden çıkan yasayla ‘legal’ hale gelmiştir. Düne kadar çalışma alanlarıyla hiç alakasız devlet kuruluşlarından aldıkları ‘özel izin’lerle (.. ki o kurum ve kuruluşların böyle izinler verme yetkisi de yok!) çalışmalarını sürdüren bu vakıflar, devletin değişik kademelerinde üst düzeyde görev yapan kişilerle ve devlet kademeleriyle de içli dışlı hale gelmişlerdir. Salt bürokratik kurumlarla değil, siyasal alanda da etkilidirler… Örneğin T.C. hükümetleride görev yapan bazı bakanlarla da geçmişe (belki bugün de) yakın ilişki içine girmişlerdir. Salt Alman vakıfları değil, değişik AB ülkelerinin, ABD’nin vakıf ya da dernek adı altında, Türkiye’de etkin çalışan birimleri vardır.
İnsan hakları, demokrasi, eğitim, iletişim vesaire konulardaki etkinlikleri, kendi devletlerinin Türkiye gibi ülkelerdeki stratejileri doğrultusunda sürdürülür.
Özellikle Alman vakıfları insan ve etnik yapı üzerine yoğunlaşmaktadır.
İşin bir başka yönü daha var.. Anadolu, binlerce yıllık tarihiyle, pek çok uygarlığa evsahipliği yapmış bir yarımada.. Bu özelliği itibarıyla, farklı ulusların kendi köklerini aradıkları bir coğrafyadır Anadolu.
… ve günün birinde ‘Anadolu bizim ata toprağımız’ deme haklarını kullanacaklardır.
Azıcık tarih şuurumuz varsa, tarihten ders çıkarmak da olasıdır… Anadolu, itilaf devletlerince bölüşülürken, bunların tarihçileri, arkeologları da bu coğrafyayı karış karış dolaşıp işlerine yarayacak ‘tarihselliği’ aramakla meşgullerdi. Böylece, Anadolu’yu işgal etmenin bir başka ‘haklı gerekçesi’ olacaktı ellerinde: ‘Ata toprağı!’
AB sevdasına kapılarak taviz üstüne taviz vermekten kaçınmayan hükümetlerin yasallık kazandırdığı yabancı vakıf ve kuruluşlar, ‘iyi niyetli’ görüntünün ardında farklı emeller taşımaktalar.
Bunu anlatabilmek için sayfalar dolusu makale, kalın kitaplar yazmaya da gerek yok. Tam anlamıyla aydınlanamayan hain bir suikaste kurban giden merhum Necip Hablemitoğlu’nun ‘Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası’ adlı kitabının kapak resmine baktığınızda ‘iyi niyetli’ etkinliğin perde arkasında ne gibi amaçlar olabileceğini kestirmeniz olası.
BAŞA dönelim… Yazımızın başlığı neydi: ‘Fiyaskonun Almancası’
Yerel gazetelerimizden biri, TGC-Konrad Adenauer Vakfı-Balıkesir İli Gazeteciler Cemiyeti üçlüsünün düzenlediği ve Bandırma’da gerçekleşen ‘meslek içi eğitim semineri’ ve ‘fiyasko’ başlığını kullandı.Fiyaskodan kasıt, seminere beklenen ilginin olmayışı, konuşmacı olarak katılan gazetecilerin küçümseyici ifadeleri, falan filan..
Bir başka gazetede ise, ‘fiyasko’ başlığını kullanan gazeteye yanıt veriyordu, yorum sütunlarından. Acı ki, her ikisi de ‘mesleki çekişme’ merkezinden bakıyordu konuya… Her iki gazetenin temsilcileri seminerin katılımcısıydı.. Yani, uzun süredir tartışılan bir Alman vakfının sponsorluğunda gerçekleşen eğitim seminerine katılmakta çekince görmemişlerdi. Haber ve karşılığında yapılan yorumdaki eleştiriler, kuşkuyla bakılan bir yabancı kuruluşun varlığı ve mesleğe dönük iştigalini kapsamıyordu .
Yazık ki, yabancı bir kuruluşun gazetecilik mesleğine, Anadolu basınına dönük icraatlarını sorgulamıyorlardı. İki yıl kadar önce, Balıkesir merkezinde yine aynı vakfın sponsorluğunda üç gün süren bir seminer düzenlenmiş, il merkezinde yayımlanan gazeteler içersinde sadece Politika, bu vakfı sorgulama gereği duymuştu. Yapılan yayınlar üzerine karşı eleştiriler, hatta taarruzlarla karşılaşılmıştı.
O günden bu tarafa, BİGC cephesinde pek bir şey değişmedi.. Gazetedeki yayınlardan yola çıkılarak “sorgulama” gereği duyulmadı. Haberler ve yorumlar üzerine söylenen tek şey, bu gazetenin fesatlık yaptığı ve komplo teorisi ürettiğiydi.. Özellikle Alman vakıflarının faaliyetlerini takibe alan gazeteciler, araştırmacılar ve yazarlar da, onlara göre “ortalığı karıştırmak”tan öte bir şey yapmıyordu.
Burada, BİGC Başkanı , arkadaşım Tansel Kıpçak’ı ve cemiyet yönetimindeki diğer arkadaşların tutumunu kıyasıya eleştirmek gibi bir hedefim yok. İki yıl kadar önceki karşılıklı tartışmalarımızın mesleğe bir katkısı da olmadı. Bu yazı da, yeni ve bu tür birliktelikler içine girilirken “daha dikkatli davranmak” gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz.
Bu tür etkinlikleri düzenleyen kuruluşların ille de yabancı vakıfların katkısıyla hareket etmeleri gerekmiyor.. Yerel basının gerçekten eğitime ihtiyacı var; çünkü, Anadolu basını kendini tüketen ve bunun farkında olmayan bir yapı arz ediyor. Türkçe konuşan, ama imla ve yazım kurallarından bihaber olan, haber dilini zerre kadar çözememiş çok meslektaş var içimizde. Eleştirilecek , tartışılacak çok yanımız var yani.Ama bunları , etkinlikleri itibariyle tartışılan yabancı vakıfların parasal desteğiyle değil, kendi bünyemizde, kendi varlığımızla yapmamız daha doğru.
Hatta, mesleki eğitim çalışmalarını, bir-iki günle sınırlamak yerine, yıla yayalım, uzun vadeli yapalım…Tabi, kendi içimizde halletmek kaydıyla.Mesleğin duayenleri yok mu içimizde ?.. Haberciliğiyle yorumlarıyla kamuoyunun takdirini kazanan, sevgisini, beğenisini toplayan gazetecilere sahip değil miyiz ?..Onlarla da çözebiliriz sorunumuzu.. Yani, kokteyldi, otel masrafıydı, yemekti, şenlikti; bunlara lüzum yok.
Örneğin, yıllar önce, benim de yönetiminde bulunduğum BİGC, böyle bir eğitim seminerini “ulusalcı düşünce” perspektifinde gerçekleştirmişti. Yabancı bir vakfın sponsor olmadığı bu seminerde “haber dili” ele alınmış, yazım kuralları anlatılmış, gazeteciliğe ilişkin kapsamlı bilgiler verilmişti.
Yine yapılabilir.
ALMAN vakıfları başta olmak üzere, birinci dünya ülkelerinin Türkiye’deki faaliyetlerine ilişkin yazılacak, konuşulacak çok şey var. Belki bugün, çok şey anlatamadık, özetledik.. Ama, en azından, konu hakkında en ufak bilgi sahibi olmayan meslektaşlarımızın kulağına kar suyu kaçırmış olduk.. Araştırmak, sorgulamak ise onlara düşüyor.
Yine söyleyelim, BİGC ile alıp veremediğim yok.. Cemiyetin Başkanı Tansel Kıpçak’la iki yıl önce yaşadığımız sıcak gerginliği yeniden soğutabildik.. Amacım Kıpçak’ın bu tür organizasyonlara giderken daha seçici davranması gerektiğini söylemekti; söyledim işte.
Kim bilir, O’na göre ben yanlış düşünüyorum; gereksiz kaygılar taşıyorum ve hiç gereksiz komplo teorileri üretiyorum.
O’da karşı komplo teorileri üretme hakkına sahip.. Tabi, bizimle ayın paralelde düşünme hakkı da var.HEYECANI, endişeyi, sevinci, korkuyu; velhasıl pek çok duyguyu aynı anda yaşıyorum bugün. Dokuz yıl önce de aynı duyguyu yaşamıştım. Dokuz yıl aradan sonra, bugün yeniden “doğumhane”nin kapısında nöbet tutacağım…Dokuz aydır bekleyiş, bugün sevgili doktorumuz Erol Gökgür’ün yapacağı operasyonla nihayetlenecek. İkinci kez “baba” olmanın mutluluğunu yaşayacağım Allah’ın izniyle..
İyi dilekleriniz, dualarınız bizimle olsun.
Tarık SÜRMELİOĞLU
+++++++++++++++
Konrad bilmecesi cözüldü..!
ATV’de Hulki Cevizoğlu’nun “Ceviz Kabuğu”isimli programın da Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıflarının yasal durumu ve çalışmaları ile alınırken, başta Konrad Adenauer Vakfı olmak üzere Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıflarının yasal statülerinin bulunmadığı ve Türkiye düşmanı faaliyetlerde bulundukları katılımcılar ve konuşmacılar ile bir bir ortaya kondu..Bilindiği gibi Balıkesir’de Konrad sponsorluğunda gerçekleştirilen etkinlik ve sonrasında İlkHABER’de yer alan haberler ve Gazeteci-Yazar Arıcan’ın makaleleri şikayet konusu yapılarak İLGİNÇ bir şekilde yargıya taşınmıştı.
Türkiye’de faaliyet gösteren Alman Vakıflarının yasal statüsü ve çalışmaları ile ilgili 6 Ekim Cumartesi akşamı ATV’de Hulki Cevizoğlu’nun “Ceviz kabuğu” isimli programında konrad Adenauer ve diğer Alman vakıflarının durumu katalımcılar ve konuşmacılar nezdinde sorgulandı.
Dr.Necip Hablemitoğlu,Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilcisi Dr.Wulf Schönbohm’ün hazır bulunduğu programa Heinrich Böll Vakfı temsilcisi Fügen Uğur,Gazeteci-Yazar Tamer Bacınoğlu,Türk Demokrasi Vakfı Başkanı ANAP milletvekili Bülent Akarcalı,Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Orhan Uğurlu,Av.Kezban Hatemi,Vakıflar Genel Müdürü NurettinYardımcı,Gazeteci-Yazar Cengiz Özakıncı,Prof.Dr.Ahmet Mumcu,Prof.Dr.Yahya Sezai Sezer ,İstanbul DSP milletvekili Erol Al ise telefonla katıldılar.
Alman Vakıfları yasal değiller
Alman Vaktıflarının Türkiye’de temsilcilik ya da şube açma konusunda kimden izin alıp almadıkları yönündeki soruya konrad Temsilcisi Dr.Schönbohm,önce DPT ve andından Hazine Müsteşarlığı’ndan izin aldıklarını beyan etmesi üzerine ne DPT’nin ne de Hazine Müsteşarlığı’nın böylesi bir yetki vermeye yasal hakkı olmadığı gerçeği ortaya çıktı.
Vakıflar Genel Müdürü Nurettin Yardımcı,Alman Vakıflarının Vakıflar mevzuatına göre Türkiye’de temsilcilik açma ve çalışma haklarının bulunmadığını belirtirken, Hazine Hukuk eski Müsteşarı Fetih Özdemir’de DPT ve hazine’nin Alman Vakıflarına böylesi bir kuruluş ya da temsimlcilik verme hakkının bulunmadığına dikkat çekti.
Soru önergesine konu olmuş
DSP İstanbul milletvekili Erol Al’ın TBMM başkanlığı’na İçişleri Bakanlığı,Dış İşleri Bakanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yazılı olarak yanıtlaması talebiyle soru önergesi verildiği anlaşıldı.
Programa telefonla katılan Al,Alman vakıflarının Türkiye’deki varlıklarının ve faaliyetlerinin yasal olmadığını belirterek,Alman İs tihbarat Örgütü BND’nin uzantısı olarak Türkiye’de faaliyet yürüttükleri ve Türkiye’deki partner kuruluşları ile ilişkilerinin sorgulanması gereğini belirterek,”konu ile giligi türkiye’nin ulusal güvenliğini ilgilendirdiği için ilgileniyorum”dedi.
Meclis Başkanlığı’na ilgili Bakanlık ve kamu kuruluşlarının yanıtlaması talebiyle verdiği soruları programda Konrad Vakfı Temsilcisi Dr.Schönbohm’e sormasının istenmesi üzerine Al, “Yasadışı bir vakfın başkanına ben soru sormam”dedi.
Finansörleri Alman Devleti!..
Alman vakıflarının finans kaynaklarının Alman Devleti olduğu ortaya çıkarken, Türkiye ve benzeri ülkelerde faaliyet gösteren Alman vakıflarının Almanya’da iç politikaya dönük çalışma yapmalarının yasak olduğu ama başka ülkelerin iç işlerine karışma hakkını kendilerinde nasıl buldukları sorusu gündeme geldi.
Konrad temsilcisi Dr.Schönbohm,bu soruya yanıt veremezken,türkiye’deki partner kuruluşlarına ve kişilere ayırdıkları paranın genel bütçelerindeki payını söylemedi.
Israrlı sorular üzerine,”Söyleyemem.Gizlidir”diyen Dr.Schönbohm’e Cevizoğlu,”Siz gizli bir faaliyet mi yürütüyorsunuz?”diye sordu..
Önce inkar sonra ikrar etti!..
Konrad temsilcisi Dr.Schönbohm,Türkiye aleyhine yazdığı makaleleri önce inkar etti ancak aleyhindeki iddiaların ortaya bir bir konması üzerine,Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhinde yazısında görüş belirttiğini ikrar etti..Türkiye’de islamın baskı altında bulunduğu ve Cumhuriyetin ilk yıllarından beri islam üzerinde özgürlüklerin kısıtlandığını yazısında belirttiğini ikrar etmek zorunda kalan Dr.Schönbohm’e Vakıf Danışmanı Udo Steinbach’ın yazdığı makaleler ve sempozyumlardaki konuşmalarının içeriği soruldu.
T.C.Devleti’nin uyduruk birdevlet olduğunu; TC.devleti’nin kaza ile doğmuş bir çocuk olduğunu;Türkiye’de 47 etnik kimlik bulunduğunu;Türkiye’deki yönetimin faşist bir yönetim olduğunu dile getiren Steinbach’ın Danışmanları olduğunu red eden Konrad temsilcisi Dr.Schönbohm,Alman dergilerinde bu künye ile yazılarının yayınlandığının ortaya konması üzerine suskunluğa gömüldü!
Balıkesir’de gündeme geldi…
Bilindiği gibi Konrad Vakfı,Balıkesir Gazeteciler Cemiyeti’nin evsahipliğinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ‘nin öncülüğünde ve Konrad’ın sponsorluğunda “meslek içi eğitim semineri”düzenlemişti.Gazeteci- Yazar Özakıncı,Konrad’ın faaliyetlerine Balıkesir ve ilçelerinden bile tepki geldiğin dikkat çekerek,BAÇEV,balıkesir ÇYDD ile Balıkesir Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kınadıklarını dile getirdi.
İlkHABER aylar önce uyarmıştı!
Balıkesir Gazeteciler Cemiyeti’nin organize ettiği etkinliğin sponsörlüğaünü yapan konrad Adenauer Vakfı konusunda önce balıkesir Politika Gazetesi haberleriyle ve beraberinde de aynı gazetenin Genel yayın Yönetmeni Tarık Sürmelioğlu ile İlkHABER ve Gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Engin Arıcan,yazdıkları makalelerde kamuoyunu Alman vakıfları konusunda uyarmış ve söz konusu vakıfların Alman istihbarat örgütü BND’nin yan kuruluşu olarak Türkiye’de partnerler bulduklarını ve Alman ulasal politikaları yönünde kullandıklarını dile getirmişlerdi.
Söz konusu haber ve yorumlar dikkate alınacağına Konrad’ın sponsörlüğünde etkinlik yapan Cemiyetin yönetim kurulu üyelerinden kimileri tersi bir tavır ve tutum geliştirerek,her iki gazete ve yönetimlerine tavır ve tutum geliştirmeyi daha “UYGUN” bulmuşlardı..
İlkHABER ve Arıcan’ı şikayet etmişlerdi..
Gelişmeler bununla da sınırlı kalmamış,konrad ile ilgili bir dizi makale yayınlayan Gazeteci-Yazar Arıcan ve İlkHABER,yargıya şikayet edilmiş ve Konrad’ın iddiaların aksine yararlı bir kuruluş olduğu şikayet dilekçelerinde konu edilmişti.
Balıkesir Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu üyesi bir kişinin daha sonra şikayetinden vazgeçmesi sonrası Cemiyet Başkanı Tansel Kıpçak’ın şikayetinde ısrar etmesi üzerine Konrad ile ilgili ilk dava Bandırma Adliyesi’nde açılmış oldu.Davanın görüşülmesine önümüzdeki günlerde başlanacak.
Savcıyı da şikayet ettiler
İlkHABER ve Arıcan’ın Bandırma Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet edilmesi sonrası Savcılıkta Arıcan ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürümüz Can Kuruoğlu’nun ,ifadelerini vermelerinden hemen sonra,hazırlık soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı’nı Adalet Bakanlığı’na şikayet ederek,dosyaya bakmaktan alınmasına neden olunması soruşturma sürecinde yaşanan garipliklerin başında geliyordu.
+++++++++++
GÜNDEM
Alman Vakıfları ve Türkiye…
11 Eylül günü ABD’de yaşanan terör eyleminin izini sürenler Afganistan ve Ladin’den önce adres olarak Almanya’yı ve Almanya’nın islamcılar ile kirli ve kanlı çıkar bileşkesini buldular..
Alman Vakıfları türkiye’ye yabancı değil!..Türkiye’de Alman Vakıfları’na!..
Türkiye’deki varlıklarının da çalışmalarının da HİÇBİR yasallığı bulunmuyor..Ama,ülkemizdeki sivil toplum örgütleri ile meslek örgütleri ile kucak kucağa bir görüntü sergileyen Alman vakıflarının,Türkiye’deki harcamalarının miktarı bile bilinmiyor.
Parayı kim veriyor? Alman Devleti!..
İşte,önceki akşam,Gazeteci Cevizoğlu,Alman vakıflarını masaya yatırdı…Konrad temsilcisi Dr.Schönbohm’un bile cebinde taşıdığı oturma izninin “garip” bir şekilde alındığı su yüzüne çıktı!..Burnumuzun dibine kadar girmiş ve “etki ajanları” ile al gülüm ver gülümü oynayan bu vakıfların Türkiye ile ilgili her fırsatta irin kustukları ortaya çıktı.
İlkHABER,her zaman olduğu gibi uyarılarında ve dikkat çektiği konularda,davasında haklı çıktı..
İLKHABER
++++++++++++
Madımak,Almanlar ve Hablemitoğlu.!
Almanlar, Madımak ile öngördükleri amaç ve hedeflere ulaşmakta gecikmediler.
Birincisi, Madımak mağduriyeti ile birlikte Alevi toplumu ülkenin gündemine oturdu. Hızla kurumlaşıp, taleplerini yükseltti..İkincisi, Madımak katliamı, sünni kesimin üzerine yıkılırken; Türkiye, uzun yıllar başını ağrıtacak Laik- Antilaik eksenli bir toplumsal ayrışmanın, kutuplaşmanın ve çatışma ortamının içine sürüklendi.
Dünyanın neresinde ve hangi ülkesinde olursa olsun, olay ve olgulara genel sunumun dışında nedenselliklerinin çok yönlü sorgulanarak ‘perde arkası’nda nelerin ve hangi amaç ile hedeflerin bulunduğuna ulaşmak doğal olarak akıl yüklü özel çabalar gerektiriyor..
Örneğin, ABD’de yaşanan ve asrın en büyük terör olayı olarak nitelendirilen ’11 Eylül saldırısı” ve sonrasında ABD’li üst düzey yetkililerin yaptığı açıklamaların doğruluğu bugün büyük ölçüde inandırıcılığını ve gerçekliğini yitirmiş durumda.
Olay ve olguların karmaşıklığı kimseye yanıltmamalı..Sosyal bilimlerin günümüzde vardığı gelişkinlik düzeyi yanı sıra istihbaratçılığın, bilimin ve mevcut teknolojinin olanakları ile bütünleşmesi günümüz dünyasında en karmaşık olayların bile kısa zamanda ‘perde arkası’nı bizlere sunuyor..
Buna şu şekilde de yaklaşabiliriz:
Birincisi, dünyada, belli ülkelerin ördükleri sanal gerçek ortam.. Bu, dünya kamuoyunun yanlış bilgilenmesine, yönlendirilmesine; dikkatlerin farklı yönlerde yoğunlaştırılmasına tekabül eder..
İkincisi, ülkeler bazında örülen sanal gerçekçi ortam.. Bu da ülke yönetimleri bazında uluslararası farklı güç ve çıkar odakları ile bütünleşmiş odakların toplumu yanlış bilgilendirmesi ve yönlendirilmesini amaçlar.
Örneğin, ABD ve İngiltere’nin Irak’a askeri müdahalesi ve işgali..Bu müdahale ve işgal, bir yandan kitle imha silahlarının varlığı öte yandan Saddam’ın baskıcı rejimine karşı ‘demokrasi’ , ‘adalet’ ve ‘insan hakları’ gibi gerekçelere dayandırılır; bu yönde yapılan tek yönlü propaganda ve yayınlarla uluslararası kamuoyu oluşturulup,olgunlaştırılırken bugün tüm bu gerekçelerin her iki ülkenin emperyal amaç ve hedeflerinin gizlenmesine hizmet ettiği gün ışığına çıkmıştır.
Burada ilgi çekici olan, bu dezenformasyon faaliyeti sürecinde tüm risklerine karşın gerçekleri dile getiren kurum ve kişilerin verdikleri mücadelenin insanlık tarihi açısından anlamının büyüklüğüdür.
Örneğin, bugün ABD ve İngiltere’nin söyledikleri Türk insanına inandırıcı gelmiyor ise, başlangıçta gerçeği tüm yalınlığa ile dile getiren kurum ve insanların mücadelesi sayesindedir.
Olayı biraz daha somutlayalım..
Madımak katliamı, Almanya ve Hablemitoğlu’nun iddiaları
Doç.Dr.Necip Hablemitoğlu, Ankara’nın göbeğinde infaz edilmeden önce, Almanya’nın ve Alman Vakıflarının ülkemizdeki faaliyetleri tam olarak kamuoyunda bilinmiyor idi..
Hiçbir yasallığı bulunmayan ve amaçları, ‘etki ajanı’ yetiştirmek olan bu vakıflar ülkede belli sivil toplum örgütleri ile karmaşık ve kirli ilişkilerini gözbebeğimize baka baka fütursuzca sürdürüyorlardı.
Hablemitoğlu, kimliğini ve kişiliğini, ötesinde canını ortaya koyarak Almanya ve Alman Vakıflarının kirli ve karanlık ilişkilerini kamuoyunun gündemine taşıdı. Bu sayede bilinmeyen bir çok gerçek bilinir oldu.
Hablemitoğlu, Cumhuriyet’in bir bilim insanı olarak bildiklerini veya araştırmaları ile ulaştığı bilgileri, gerçekleri ulusuna, kamuoyuna taşıdığı için öldürüldü.. Yani bir anlamda Hablemitoğlu’na ‘birileri’ yaptıklarının diyetini ödetti.
Hablemitoğlu, sadece Almanya ve Alman Vakıfları üzerine çalışmıyor idi.. Fetullah ve Emniyet Teşkilatı bünyesindeki Fetullahçı örgütlenmeyi de deşifre etmek amacı ile yaptığı çalışmayı kitaplaşmış göremeden öldürüldü. ‘Köstebek’ isimli kitabı öldürüldükten sonra yayınlandı.
Hablemitoğlu, bir ‘istihbarat tarihçisi’ olarak Türkiye’nin dününe ve bugününe damgasını vurmuş büyük toplumsal terör olaylarının da araştırmasını yapıyor ve vardığı çarpıcı sonuçları kamuoyu ile paylaşıyordu.
Bunlardan birisi, 2 Temmuz 1993 yılında Sivas’ta gerçekleştirilmiş Madımak katliamı idi.Hablemitoğlu’na göre, 37 kişinin vahşi bir şekilde öldürüldüğü bu trajik olayın ardında yine Almanya vardı.Hemen olaylara müteakip katliamda rol almış 6 kişi ‘bir şekilde’ Ankaya’ya getirilerek, Ankara Esenboğa Havaalanı’nda sahte kimliklerle hazırlanmış pasaportlarla Almanya’ ya kaçırılmıştı.
Hablemitoğlu, bu iddiasını ilk kez, İlkHABER’de dile getirdi..
Kimse üzerinde durmadı.. Katledilmesi sonrası Hablemitoğlu’nun bu iddiası kapaktan Aydınlık Dergisi’nde yayınlandı.
Yine üzerinde kimse durmadı..
Peki, Almanlar’ın böylesi bir katliamdan ne yararları vardı?
Almanya’nın amaç ve hedefleri
Hablemitoğlu’na göre, bölgedeki doğal kaynaklar Almanlar’ın ilgi alanı içinde idi. Bölgede gerçekleştirilen bu kapsamdaki bir terör olayı ile oluşacak otorite boşluğunda Almanlar, bu doğal kaynakları ‘bir şekilde’ ele geçirmenin olanaklarını da yaratacaklardı..
İkincisi ise, uzun bir süreden beri Almanlar, Türkiye’nin ‘yumuşak karnı’ olarak gördükleri Alevi toplumuna dönük ciddi ve çok yönlü bir çalışma içindeydiler.. Almanya’daki Alevi derneklerini maddi olarak besleyen ve destekleyen Almanlar, Aleviler’in Türkiye içinde de etkin ve aktif söz sahibi olabilmeleri için zaman kolluyorlar idi.
Sivas katliamı, bu ihtiyacın ürünü olarak çok önceden titizlikle hazırlandı. Sivas’ın tarihinde Alevi-Sünni çatışmalarının daha öncede yaşanmış olması (1978 yılında); Sivas’ta 1993 yılında yerel yönetimin Refahlı olması Almanlar’ın Sivas’ı belirlemesini ve tercih etmesini kolaylaştırdı.
Olaylarda ve katliamda kullanılması öngörülen Hizbullahçı ve Kaplancı örgütler de Almanlar’ın kontrolü altında yönlendirildi. Fiili olarak olayların provake edilmesinde ve katliamın gerçekleşmesinde rol oynayan 6 kişinin hemen olaya müteakip, ‘güvenlik içinde’ Ankara’ya alınıp, buradan Almanya’ya taşınması ve bunun çok sonra tespit edilmesi üzerine, bu kişilere Almanya’nın ‘sığınma hakkı’ vermesi Madımak ve Almanya arasındaki ilişkinin en somut örneği idi.
Almanya amaç ve hedeflerine ulaştı
Almanlar, Madımak ile öngördükleri amaç ve hedeflere ulaşmakta gecikmediler.
Birincisi, Madımak mağduriyeti ile birlikte Alevi toplumu ülkenin gündemine oturdu. Hızla kurumlaşıp, taleplerini yükseltti..
İkincisi, Madımak katliamı, sünni kesimin üzerine yıkılırken; Türkiye, uzun yıllar başını ağrıtacak Laik- Anti laik eksenli bir toplumsal ayrışmanın, kutuplaşmanın ve çatışma ortamının içine sürüklendi.
Üçüncüsü, Almanya’daki Alevi örgütleri ile iç içe olan Almanlar, Madımak mağduriyeti ile kamuoyunun gündemine oturan Alevi cemaatleri ile ülke içinde Devlet’e karşı büyük bir hareket alanı yarattılar.
Dördüncüsü, Almanya’nın kontrolündeki sol çevreler ile bölücü örgüt PKK, Devlet’in gözetimindeki sünni veya şeriatçılara göz yumarak Aleviler’in katliamına seyirci kaldığı savıyla Alevi toplumu içinde güç toplarken; muhalefet cephelerini genişletme olanağı buldular.
Şer’in ocağı Almanya.!
Almanya merkezli bu politikanın sonuçları, 17 Aralık AB müzakere tarihi ile ilgili hazırlanmış ‘İlerleme Raporu’nda kendisini dışa vurdu.. Aleviler, ‘azınlık’ olarak dile getirilip, raporda Aleviler’in taleplerine geniş olarak yer verildi. Böylece, Türkiye’nin kucağına mevcut sorunlar yumağı yanında bir de ‘Alevi sorunu’ konulmuş oldu..!
Bugün, uluslararası arenada Alevi toplumunun ‘hamisi’ nin Almanya olması bir raslantı değildir..
Bu nokta da, dikkat çekici olan, aynı Almanya’nın Türkiye’de laik sistemi yıkmayı hedefleyen şeriatçı örgütlerin de yuvası ve hamisi olmasıdır.
Emperyalizm: Terör ve katliamlar
İki yıl önce Bandırma Hacı Bektaş Derneği’nin Sivas katliamı ile ilgili yaptığı anma toplantısına konuşmacı olarak katıldığım da, yukarıda ifade ettiğim hususlara önemle dikkat çekerek, katliamlarda ve toplumsal provokasyonlarda emperyalizmin varlığının ve rolünün önemini belirtmiş; Sivas olaylarının üç-beş şeriatçının işi olmaktan öte niteliği ile tamamıyla organize ve planlı, programlı bir eylem olması itibariyle bu vahşetin ardındaki emperyalizm olgusuna vurgu yapmıştım..
Keza, aynı derneğin gazeteci-yazar olarak tarafıma vermeyi layık gördüğü plaket töreninde yaptığım konuşmada da,emperyalizm ve işbirlikçilerinin Aleviler’e dönük oyunlarına dikkat çekmiştim.
Evet, aradan yıllar geçti..
Bakın, ne/ neler oldu?
Mürteza Demir’in ifşaatı
09 Nisan 2005 tarihli Zaman gazetesinde, Madımak katliamının yapıldığı günlerde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) kurucu genel başkanlığını yürüten Mürteza Demir, Sivas katliamının Alman gizli servisi tarafından planlanıp, gerçekleştirildiğine inandığını açıkladı.
Demir şöyle diyor: “Almanya, Madımak’ta bizi yakan insanların elebaşısı olan 6 kişiyi kaçırdı ve iltica hakkı verdi.”
Bu önemli mi? Evet, çok önemli.. Yıllar önce bir avuç aydın tarafından gündeme getirilmiş bir iddianın ete kemiğe bürünmesi anlamını taşıyor..
Kim bilir, belki de Hablemitoğlu, bunu deşifre ettiği için kurşunlara hedef oldu.. Kim bilir..?
Burada önemli olan bir diğer konu, Madımak katliamı gerçekleştirilirken, Ankara’nın ,Hükümetin tavrı ve yaklaşımı.. Verilen demeçler, yapılan açıklamalar dehşet verici..
O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Eğer, bu katliamın ardında uluslararası bir güç olarak Almanya’nın varlığından söz ediyorsak, Ankara’nın tavrını bu katliamda nereye koyacağız..?
Ayrıca, Alman istihbaratının böylesine organize bir katliama kalkışması Almanya’nın tek başına kotarabileceği bir iş değil.. O zaman bu katliamın en azından özellikle ABD ve İsrail tarafından bilindiğini ve bilgileri dahilinde gerçekleştiğini de söyleyebilmek mümkün.
Şimdi okurlarımıza daha dikkat çekici,bir pencere daha açalım..
Madımak ve Başbağa katliamı
Madımak katliamından üç gün sonra, 5 Temmuz 1993 günü,Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyü,yatsı namazı saatlerinde yaklaşık 100 kişilik bir PKK’lı grup tarafından basıldı.
Camide yatsı namazı kılan cemaat ile evlerinden çıkartılan kadınlı, çocuklu köylüler köy meydanında toplandı. Madımak’ın intikamını almaya geldiklerini söyleyenler, silahsız ve korunaksız vatandaşları otomatik tüfeklerle taradı. 29 insanımız hemen orada öldü. Biri çocuk, üçü bayan 4 kişi evlerinin ateşe verilmesi ile canlı canlı yakıldı.. Olay yerinde 550 boş kovan bulundu.
Madımak’tan 3 gün sonra..
Biz söyleyelim..!
Eğer, Madımak katliamı Almanya’nın tertibi ise, 3 gün sonra Madımak’ın intikamını almak için Başbağlar’ı basıp, silahsız yurttaşları kadın erkek, yaşlı genç, çoluk çocuk demeden katledenler acaba kimin taşeronları idi.?
Biz söyleyelim: Hepsi emperyalizmin uşakları idi.. Bu provokasyonlarda taşeron ve tetikçi çok önemli değildir.. Aslolan, azmettiren, besleyen, yönlendiren güçtür..
Engin ARICAN