Misyon (Analiz Dergisi arşivinden)

Bir çok kent gibi korku ile uyanmıştı bu kent(1)
‘MİSYON’

Bir süredir, olup bitenleri film seyreder gibi izliyorum.
Filmin kareleri kopuk kopuk…
Tamamlamak için kafa yormak, yaşanan süreci ve bu süreç içersindeki ilişkileri, yaşanan olayları tek tek ele alıp, sorgulamak, sonra kareleri uygun bir şekilde birleştirip, ortaya çıkana bakmak gerekiyor…
Yaşanan sürecin bir şekilde içinde olanlarla ya da iyi izleyici olanlarla, günlerdir bunları tartışıp, mantık yürütüyoruz. Vardığımız sonuç, ürkütücü…
Bu sonucu, olayların bir şekilde içine çekilmiş ve hatta iradesi dışında ismi üzerinde fırtınalar kopartılmış, senaryolar yazılmış İhsan Kuruoğlu ile de ele aldığımızı belirtmeliyim… O pek şaşırmıyor… Çünkü, filmin kopuk olan karelerinin birleştirilmesi ile ortaya çıkan tabloyu, bir şekilde hissetmişiz, öngörmüşüz… Hissettiklerimiz ve öngördüklerimiz, yaptığımız haber ve yorumlarda satır aralarında kendisini dışa vurmuş ama üzerinde önemle durup, öne çıkartmamışız.
Bunun İlkHABER nezdinde bir eksikliğimiz olduğunu ve hedef ile amaç sapmasının beraberinde yaşanan olayların anlaşılmazlığı noktasında bir karmaşa neden olduğunu tesbit etmek gerek…
Beni, Bandırmaspor’un hat sorunu ya da otopark sorunu tek başına ilgilendirmiyor…
Tek başına bir olayan veya olgunun ele alınmasının, bütünü gözden kaçırma riski taşıdığının bilinci ile kamuoyunun gündemine gelen ve sorun olarak gündemde yer işgal eden tüm konuların birbirleri ile bağlantılı ele alınması gerektiğine inanıyorum…
İşte, sonuçta bu yapılıp, filmin kareleri birleştirildiğinde, ortaya Bandırma ve bölge için bir korku filmi çıkıyor…
İşte, İlkHABER ve sahibinin, idari aparatının bugün için karşı karşıya olduğu sorunların altında, ‘bilinmeden’, nicedir oynanmak istenen ve senaryosu nerede, kimlerle, ne zaman yazıldığı belli olmayan oyunu bozmak yatıyor…
Çok mu iddialı? O zaman, süreci bir bütün olarak ele alıp, yaşanan ve kamuoyunun gündemine gelen olayları tek tek ele alıp, sorgulayın ve birbiri ile birleştirerek, ortaya ne çıkacak bir bakın!..
Bu kentte ve bölgede bir ‘düzen’ kurulmak isteniyor… VE öylesine sisstemli, akıllı, programlı bir şekilde adım adım bu gerçekleştiriliyor ki, evlere şenlik…
Çünkü, bu kent, yıllardır farkında olmasa da korkunç bir potansiyeli içinde barındırıyor…
Çünkü, bu kent, coğrafik konumuna ve sahip olduğu bölgesel potansiyale rağmen, ham… Hem, yerel yönetim, hem kurumsal niteliği hem de toplumsal yapı itibarıyla ham…
Şaka falan değil, bu kentte çeşitli araştırma kuruluşlarının yaptığı araştırmaya göre, trilyonlarca lira nakit para dolaşımının olduğuna dikkat çekiliyor…
Bunlar önemli mi? Hem de öyle önemli ki!..
Yıllar önce, bu kent, bunun ne kadar önemli olduğunu, biraz da kanlı bir şekilde öğrendi… Ama demek ki, gereken dersi alamamışız…
Yakın tarihimize yolculuk yapmakta yarar var…
90’lı yılların ortasında bu kent, ‘davetsiz misafirlerle’ doldu taştı…
90’lı yılların başında ise, ülke genelindeki politikanın gereği olarak bölgenin delikanlılarının resmi belli eller tarafından sırtları sıvazlanarak, ‘doğu’ kökenli belli gruplara karşı motive edildikleri biliniyor… Gece gündüz, kent merkezinde patır patır silahlar patlayıp, insanlar vurulurken amaç, artık bir taraf olan ‘bölge delikanlıları’nın bir tarafı ‘kırıp’, ‘tüketmesi’ idi…
Bu bir ölçüde başarıldı… Ama ne zaman ki, milliyetçi-mukaddesatçı-devletçi ‘delikanlı’lara misyon ve yol verildi… Kent sokakları uyduruk ihalelerle parsellendi… Bitlenen ve kendisine belli alanlarda ‘yatak’ bulanlar, kısa sürede bölgeye ve ülke genelindeki mafya faaliyetleri ile buluşmaktan, taşeronluk yaparak, bu kentte ve bölgede, insanları hedef göstermekten çekinmediler…
Kent, ‘davetsiz misafirlerle’ tanıştı… Bugün, ülke genelinde hala hatırlı ilişkilere ve güce sahip odaklar, bir bir kentin insanlarının gırtlağına çöküp, ‘önce bacak’ sonra ‘haraç’ mantığı ile ‘yüklerini’ alıp giderlerken, kentte mülki amir sıfatında olanlar; asayişten sorumlu olanlar Bandırma insanından maya yaratıp, “başını ezmenin” garip yöntemlerini arayarak, basına caf caflı demeçler veriyorlardı…
Oysa ki, aynı dönemde, kaza ile paçayı kaptırmış elemanlarını Adliye’den almak için gelen ‘davetsiz misafirler’in gödev gösterilerini hep birlikte izlediğimizi anımsamak çok güç olmasa gerek… Aynı dönemde meslek odalarının yayınlamak istedirleri ‘KINAMA’ bir tek İlkHABER’de yayınlanırken, bugün kamuoyunda tartışma konusu olan ve yayınlanmaktan imtina edilen ortak basın açıklaması gibi, aynı güçler, tarafından yine red edilmişti…
Zorlayın hafızalarınızı… Bakın, filmin kareleri nasıl da oturuyor…
İlginçtir… Bu süreci zorlayan ve olayları hedef olma pahasına deşifre eden İlkHABER olmuştur… Olduğu için de, bu dönemde de başına gelmedik kalmamıştır…
O günlerde, bir avukatlık bürosunda Bilal Bal ile içine düştüğümüz olayı unutamam. ‘Davetsiz misafirler’ içeride ve biz bilmeden, bir kaç gün önce yaşanan bir işadamının bacaklarından vurulması olayı ile ilgili haber amaçlı içeri giriyoruz…
Bir, ‘kafamıza sıkmadıkları kalıyor’.. Biz, bir vurulma olayını deşifre edelim derken, yine aynı yanlışa düşerek, bilmeden kurulmak istenen bir ‘düzeni’ bozmuşuz… Tepki ondan… Canımızı zor kurtarıyoruz…
Bu kent, bu kentin insanları bunları yaşadı… Can korkusunun ayyuka çıktığı bu dönemde, insanlar, ‘Benim kapımı kim çalacak?’ diye bekleşirken, bir çoğu farkında olmadan ‘davetsiz misafirler’in taşeronu konumundakilerce ‘korunma’ adı altında haraca bağlandı…
Sonra bu süreç duruldu… Ancak, ilgi durmadı…
Bu sürecin, durulmasında, bu tür olaylara toplumun yükselen tepki sinin ve gün geçtikçe olayların fütursuz bir hat izlemesinin Devlet ve hükümet nezdinde tavır biçimlendirmeye zorlamasının büyük rolü olduğuna inanıyorum… Özellikle de Refahyol hükümetinin son bulması ve DSP ile ANAP’ın kurduğu koalisyon hükümetleri döneminde, Devletin de, hükümetin de bu tür organizasyonlara tavrının sertleşmesi, gayri-resmi suç örgütlerinin geri çekilmesini ve yer yer dağılmasını beraberinde getirdi.
Betti mi? Hayır!..
Bitmediği, hemen hergün yaygın basına ve televizyon ekranlarına yansıyan haberlerden, olaylardan, ilişkilerden belli…
Bu süreçte, hep sorgulamışımdır… Bu kentte bunlar yaşanırken, gerçek anlamda, kitaba uygun, yasaya uygun organize suç örgütleri ‘keklikleri’ bir bir ‘düz ovada avlarken’, neden ve niçin, bu kentin insanlarından, ‘mafya’ icat edilmeye çalışıldı?
Hatta, edebilmek için kimi resmi veya gayri resmi provakasyonlar örülüp, ‘fişlemenin’ olanakları arandı?
Acaba, bir tarafın örtülmesi veya gözden ırak tutulması adına birileri farklı bir ‘düzen’ arayışı içinde bunu bir senaryo olarak mı önümüze koydu?
Bunları düşünmek,sorgulamak ve bu kentte yaşıyorsak, tartışmak gerekiyor…
Çünkü, bu kentin insanları şunu çok iyi biliyor: Önümüze ‘mafya’ kimliği ve niteliği ile çıkartılan, sürülen kişi veya kişiler, ‘mafya’ kalıbına oturmuyor… Bu insanların bacakları, kolları, başları dışarda kalıyor… Bu nokta da da zorlama başlıyor… Bu bir anlamda, ‘sığmıyor ise sığdırana bak’ sözüne uygun düşüyor… Ama suçu kimde arayacağız? Provakitif zemin hazırlayanlarda mı? Yoksa bu zeminin içine insanları itip yada çekip, suç işleyenlerde mi?
Ama bunlar bu kentte yapıldı ve biliniyor… İşte o zaman, bunun nedenlerini ve niçinlerini de sormak en doğal yurttaşlık hakkımız olarak önümüzde duruyor…
Düşünün ve sorun bakalım, ne yanıt alacaksınız…
Bir çok kent gibi korku ile uyanmıştı bu kent(2)
‘MİSYON’
Telefon uzun uzadıya çaldı… Daha bürosuna inmediği için telefonu sekreter açtı…
-…………. Beyefendiyi aramıştık.
- Daha inmediler efendim… Kim aramıştı? Müdürümüz kendisi ile görüşecekti… Cep telefonunu rica edebilir miyiz?
İrtibat böyle kuruldu ve beyefendiye ulaşıldı…
Görüşme kısa ve sonuç alıcı şekilde bitti…
Aylar sonra Müdür, ‘misyon’unu başarıyla tamamlayıp fıstığı ile ünlenmiş bir vilayete gitmek için yola çıkarken, arkasında koca kentin çözmesi gereken karmaşık bir bilmece bırakmıştı.
Dönem öylesi bir dönemdi ki, ülkenin Başbakanı Bayan Leydi, büyük kentlerde bölücü örgüte gayri meşru yollardan elde ettikleri gelirden para aktaran kişilerin ve yataklık yapanların listelerinin ellerinde bulunduğunu ve bunlardan hesap sorulacağını medya ile paylaşarak, bir anlamda gösterime girecek film için düğmeye basıyordu… Çok geçmeden isimleri medyaya zaten vitrin olmuş kişiler teker teker ‘ortadan kalkmaya’ başladı…
Bu kentte de, ‘güç’ olmaya soyunan ama dikkatleri kısa zamanda üzerinde toplayarak hedef haline gelen ‘doğu(lu kimi isimlerin ‘işlerinin bitirilmesi’ vazgeçilmezdi…
Misyon, yaşamı boyunca bu tür dertleri ve amaçları olmamış, kendinden menkul bir kişiye, yöre ‘delikanlısı’na, ‘O’ bilmeden ‘misyon’ biçti… Zaten, kent içinde gerginleşen ilişki örgüsü çatlamakta da gecikmedi…
Ancak, sular durulmaya ve ‘misyon’ tamamlanmaya yakın, ‘Devlet içinde devlet olmaya’ soyunmuşların hesabını ‘iplemeyen’ yöre ‘delikanlısı’nın kendi mecrasında yürümesinin bir şekilde engellenmesinin gerektiği sonucuna varan ‘misyon’ süreci birlikte arşınlayacağı figüranı bulmakta da gecikmedi…
Görüşmü kısa sürdü…
Büyük bir ciddiyetle sıkıntıyı aktaran Müdürü dinleyen Beyefendi, kendisinden bu ‘alandaki’ boşluğu doldurabilecek bir vatansever’ istendiğinde, hiç teklemeden ismi verdi… Bir anlamda verilen isim, zaten aylardır Beyefendi’nin kontrolünde ‘misyon’un kendisini fark etmesini, ‘ağabeyleri’ ya da resmiyette ifade edildiği gibi ünlerini kulaktan kulağa duyydukları ‘reis’leri gibi ‘boşluk doldurmayı’ hasretle bekliyordu…
Yöre ‘delikanlısı’ körfezde bir yerlerde ağa düşüp, etkisizleştirildikten sonradır ki, ‘boşluk doldurma’ eylemi fiilen başlatıldı…
Koca kentin, devlet adına devletçilik oynayanlar ile vatan adına kirli işlerde ‘misyon’ üstlenmekte fayda bulanların gayri-nizami ve gayri-yasal birlikteliğinden ve eylemliliğinden haberi bile yoktu…
Önce adamlar toplandı… Sonra, vahşi bir kurdun kurbanının boynuna dalması gibi dalındı kentin boynuna…
Hergün 60-70 milyon liralık altılı oynamanın zevki ile milyarları kovalayan Müdür, film seyreder gibi izledi safariyi…
* * *
Devlet adına ‘misyon’ üstlenip, her Ermeni başına 10 bin dolar parayı “vatan-millet” adına ‘hhüpletip’, ‘örtülü-örgüsüz ödenekten’ trilyonları ‘hiç edenler’in yıllar sonra nasıl ki, beceriksizlikleri su yüzüne çıkıp, kargaları bile güldürdü ise bu kentte de farklı bir şey yaşanmadı…
Yöre ‘delikanlısı’nın bitirdiği ‘işi’ kendisine sermaye yapanlar kısa zamanda ülke sathında nam salmışorganize suç örgütleri ile buluşmaktan ve kentin satışının taşeronluğunu yapmaktan kaçınamadılar… Tarihi eser kaçakçılığından, ihaleciliğe, otoparkçılıktan gece yarısı adam yerine kadın kaldırmaya, haraç almaktan ‘korumacılık’ yapmaya uzanan bir dizi kirli işle tanışmakta gecikmedik…
* * *
1997 yılının sonbaharı…
Genel Merkez’den gelen yazılı ve şifahi uyarılar üzerine il genelinde tüm tekilat başkanları il merkezinde biraraya gelecek…
Ülke genelinde olduğu gibi İl genelinde de teşkilatın ve teşkilat insanlarının adının ‘gayri-nizami” ve ‘gayri-yasal’ olaylarla birlikte anılmasının kamuoyunda ve teşkilat tabanında, yönetiminde yarattığı sıkıntı had safhada…
Kanlı rant odaklaşmaları ve hesaplaşmaları, adına heraket edildiği her yerde dile getirilen Devlet’i bile harekete geçirmiş durumda…
Tüm teşkilat başkanları masaya dizilmiş… İçeri kimse alınmadığı ve alınmayacağı için, kapılara gençler yerleştirilmiş…
Başkan, toplantıyı açarak, başlangıçta ‘devlet-millet’ adına yol verilmiş, yer yer savunulup, sahip çıkılmış ‘paramiliter-mafya organizasyonları’nın teşkilat tarafından dizginlenmesinde ve kontrolünde yaşanan sıkıntıları ve bu işin bitirilmesi gereğini anlatıyor…
Başkanın konuşmasının bitiminde odaya hakim olan suskunluk konunun ağırlığını herkesin üzerinde hissettiğini dışa vuruyor…
Ve, saatin zembereğinin boşalmısı gibi başkanlar, bölgelerinde yaşadıklarını masaya kusuyorlar… Tablo dehşet verici…
Derken, Başkan, sözü alıyor… ‘Önümüzde iki yol var. Ya Genel Merkez’den adam isteyerek, bölgeyi hiç karıştırmadan temizlik yapılacak ya da Genel merkezimizin kontrolü altında bölge düzeyinde kuracağımız bir birimle bu işi kendimiz temizleyeceğiz… Önce uyaracağız… Uymazlar ise gereğini yapacağız…”
Salon yine sessizliğe bürünüyor… Alınması gereken ağır bir karar… “Teşkilat, kendi insanlarını kendisi mi ezecek?”
Körfez başkanlarından biri, “Başkanım, bu işi Fenel Merkezden geleceklere de bıraksak ya da bırakmayıp kendimiz de yapsak, bu gürültü yaratmaz mı? Ya Emniyet?”
Başkan, bu soruyu beklermişçesine rahat… “Bunu da hallederiz” diyerek telefonu önüne çekip, bir numarayı arıyor…
- Merhabalar ağbi, ben….. Ağbi, o malum konuyu konuşuyorduk. Arkadaşlar, temizlik başlarsa bu iş nasıl olacak diyorlar…
- ………………..
- Olur mu ağbu! Tabii seni bilgilendiririz… Tamam ağbi, sağol… Selamlarını iletirim ağbi…
Başkan, telefonu kapatıp, kendinden emin, teşkilatına dönüyor.
- Genel Merkezden adam istemeyeceğiz. Kendimiz bir birim kurup, kendi işimizi kendimiz göreceğiz. Görmeden önce bilgi vereceğiz. Güvenliğimizi alacaklar. Ondan sonra işimize bakacağız, diyor…
Toplantı bitiyor…
* * *
Bir süre sonra Susurlukçu Hadi Özcan çetesi ile ilişki olduğu gerekçesi ve değişik iddialarla gözaltına alınıp, soruşturmaya uğrayan; Mehmet Eymür ve Hiram Abbas’ın hazırladıkları, kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olmuş, 1. MİT Raporu’nda adı geçen Müdür, bu kente hiç yabancı değildi…
* * *
Yılar sonra, Genel Merkezi’nin ülke genelinde teşkilat yapısını ele alıp, ciddi yönetim değişikliklerinin yaşandığı ortamda, bir sürecin canlı tanıklığını yapmış, kişi ise, dava arkadaşlarını bir kalemde kendisini boşa çıkartmasını doğal olarak hiçbir zaman affetmedi…
Çünkü, ne yapılmış ise ‘vatan’ ve ‘millet’ adına Genel Merkez ve il’in bilgisi dahilinde yapılmıştı…
Bir çok kent gibi korku ile uyanmıştı bu kent(3)
‘MİSYON’
3 Kasım 1996’da ülke gündemini alt üst edecek, bir tarafik kazası yaşandı bölgemizde..
Susurluk- Bursa karayolunda biri bayan üç kişinin ölümü bir kişinin ağır yaralanması ile sonuçlanmış trafik kazası haber merkezlerine ulaştığında, kimse bu kazanın ülke gündemini sarsacak bir niteliğe bürüneceğini bilmiyordu.
Ancak, hemen kazanın ardından, haber merkezlerine araçta bulunanların açık kimliğinin ulaşması ile birlikte ortalık karıştı..
Kamyonun altına giren 06 AC 600 plakalı Mersedes aracın direksiyonunda Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ, yanı başında DYP Şanlı Urfa milletvekili Sedat Bucak, arka tarafında manken Gonca Uz ile 18 yıldır birden çok cinayetin faili olarak aranan Mehmet Özbay sahte kimliği ile Abdullah Çatlı’nın bulunması, kazanın ülkenin bir anda odağına oturmasını beraberinde getirdi..
Kazanın ve ölenlerin kaza sonrası ilk fotoğrafları İlkHABER’de yayınlandı.. Günler sonra Susurluk Savcılığı’na verilen resimler ‘bir şekilde’ ve yine ‘birileri’ tarafından ARENA’ya ‘el altından’ satıldı..
Susurluk üzerine basında, televizyonlarda konu çok işlendiği, üzerine bir çok değerli inceleme ve yorum kitapları yazıldığı için burada ayrıca ele alınmasının fazla anlamı olduğunu sanmıyorum..
İlkHABER için esas olan, ‘Susurluk’un bu kentte ve bölgede izinin sürülmesi idi. Öyle de oldu ve İlkHABER bir ilke daha imzasını atarak, Mehmet Özbay kimliği ile Abdullah Çatlı’nın kazadan yaklaşık iki ay önce Erdek’te Emniyet tarafından gözaltına alınarak, serbest bırakıldığını kamuoyunun gündemine getirdi..
* * *
Ağustos güneşi Erdek’i yakıyor.. Yazın son demlerini tüm güzelliği ile yaşayanlar Erdek’te gün batımına hazırlanırken Çuğra mevkiinden süzülerek Erdek Limanı’na yönelen Luc Can Dauklas isimli yatın içindeki esmer tenli, üzerinde kolsuz tşört altında şort olan Mehmet Özbay sahte kimlikli Abdullah Çatlı, biraz önce imam nikahlı eşi Gonca ile aralarında geçen tartışmanın kızgınlığı ile ‘artık ne olursa olsun’ dercesine silahını ateşliyor..
18 yıldır Devlet nezdinde ‘aranan’ Çatlı, İstanbul Valiliği’nden 96/ 1136 sayılı taşıma ruhsatı ile ‘edindiği’ 7.65 mm.çaplı Beratta marka silahının ağzına sürülü mermisini havaya patlattıktan sonra gayet rahat, beline takıyor..
Erdek Emniyeti’ne bir tekneden silah atışı yapıldığı ihbarıyla harekete geçen ekip, limanda gerekli tedbirleri aldıktan sonra,yatın limana yanaşmasını bekliyor.. Kıyıda kendilerini bekleyen polis memurlarının görüntüsü Çatlı’yı hiç rahatsız etmiyor.
- Ne var, diyor..
- Teknenizden silah atılmış.. Arama yapacağız.. Lütfen bizimle Emniyete kadar gelir misiniz?
Gonca, ilgili ve meraklı bakışlarla Çatlı’yı izliyor.. Çatlı, rahat..
- Ne yapacağız kardeşim.. Bakın işinize..
Görevli, ‘Lütfen, zorluk çıkartmayın’ diyerek sözlerine devam etme olanağı bulamadan, Çatlı’nın sert konuşma üslubuyla irkiliyor..
-Kardeşim, gitsek ne olacak? Gittiğimiz gibi özür dileyip bırakacaksınız, diyerek bir yandan yatı kıyıya bağlama işini sürdürüyor..
Meraklı bakışların ve toplanan insan kalabalığının önünde cereyan eden bu diyaloğun sürmesinde yarar görmediği anlaşılan Çatlı, ‘Hadi gidelim’ diyor..
Çok geçmeden, Mehmet Özbay kimliği ile Erdek Emniyet Müdürlüğü kapısından içeri giren Çatlı’nın ‘hemen’ serbest bırakılması yönünde telefon trafiği başlıyor..
Erdek Emniyet Müdürü Mazlum Kırmızı ve amirler şaşkın. Telefon trafiği, Erdek Kaymakamı Mehmet Demirtaş ve Erdek’te sözü geçen herkesi bir anda içine alıyor..
İstenen tek şey var: “Hemen bırakın..” Ve Özbay, kimlikli Çatlı, üzerinde ve yatta bulunan 7.65 mm. çapındaki Beratta, üç şarjör ve 1 adet Reöhm marka kuru sıkı silah ile birlikte aynı günün gecesi, gayet rahat, Erdek Emniyet Müdürlüğü’nden çıkıyor..
Öyle ki, ertesi gün bir konuda bilgi almak için Kaymakam Demirtaş’ın makamına giren dönemin ANAP İlçe Başkanı Hüseyin Sarı’ya Kaymakam, ‘Sen de mi ricaya geldin? Bir adam alınmış. Kimler aramadı ki !” diyerek olay sonrası yaşadıklarını dışa vuruyor..
* * *
Yatta, Gonca Uz’un yanına dönen Çatlı, kendisini almaya gelen son model bir mersedes ile birlikte yatı bırakıp, Agrigento Otele geçiyor..
Bir başka isim üzerine yapılmış rezervasyonla odalarına yerleşen çift, otelde yaklaşık bir hafta kalıyor..
Üst düzeyde bir çok emniyet görevlisi ile bürokratı aynı anda ağırlayan Agrigento’da bir süre önce ‘misyon’un kararlaştırdığı ve gerçekleştirilmesi yönünde harekete geçildiği ‘görev’ için ‘nihai kararın’ verilmesi bekleniyor..
Bayan Leydi’nin partisinde, hükümette konumunu güçlendirip, ülkede tek söz sahibi yapacak,yolsuzluk ve suistimalleri unutturacak ve belli güçler nezdinde kendisini aklayacak, ‘görev’in hedefi PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan!.. Bir süredir, devletin ilgili güvenlik birimlerinden bağımsız olarak örgütlenen ‘eylem’için belli ‘birimler’ sınırı çoktan geçmiş durumdalar..
Son karar bekleniyor.. Ancak, bir anda tablo değişiyor. Devletin ilgili ve yetkili birimlerinin devreye girmesi ve konudan bilgi sahibi olması ile müdahale edilen ‘operasyon’ Çatlı ve içinde yer aldığı ‘misyonu’ boşa çıkartıyor.. Çatlı, Agrigento’da ‘dostları’na bir anda nasıl ‘bir tarihsel fırsatın elden kaçtığını’ serzenişte bulunarak paylaşıyor..
31 Ağustos 1996’da Erdek’te gözaltına alınan Çatlı, bir süreden beri hissettiği Devlet katındaki rahatsızlığın ‘dışa vurumu’ olarak nitelendirdiği son gelişmelerle birlikte kendileri için sonun başlangıcı olarak ‘düğmeye basıldığını’ biliyor ya da ‘hissediyor’..
Devlet,devlet olmanın ciddiyeti ile kendi bünyesinde yerine getirmesi gereken ‘Misyonu’ taşeronlara havale etme yeltenişlerini keskin bir şekilde kopartıyor..Yol ayrımı,Türkiye’de Cumhuriyet tarihinin en ilginç çatışmasını,tarafları ile birlikte kamuoyunun önüne getiriyor.
* * *
1996 yılının Nisan ayının son günleri ile Mayıs ayı başında Kıbrıs’ta olduğu artık belgelenen Çatlı’nın, Kıbrıs’ta bulunduğu günlerde Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin en saygın gazetecilerinden birisi ‘faili meçhul’ şekilde öldürülüyor..
1996 yılının 30 Temmuz’un da İstanbul’da ‘Kumarhaneler Kralı’ olarak bilinen Ömer Lütfü Topal, kalaşnikof silahlar ile taranarak öldürülüyor..
Ö. L. Topal’ın öldürülmesi olayına karıştığı iddasıyla yargılanan özel timcilerden birisi aynı tarihlerde Erdek’te bir pansiyonda tatil yaptığını ifade olarak veriyor..
1996 yılının 31 Ağustos günü, Mehmet Özbay sahte kimliği ile Abdullah Çatlı, İstanbul’da öldürülen Ömer Lütfü Topal’ın Luc Can Dauklas isimli yatı ile Erdek Körfezi’nde dolaşıyor..
* * *
26 Aralık 1996 günü bu kentte gerçekleşen Ticaret Odası’nın Sosyal Tesis İnşaatı Temel Atma Töreni’nde çarpıcı bir konuşma yapan Balıkesir ANAP bölge milletvekili Dr. Hüsnü Sıvalıoğlu, “Ülke, Susurluk öncesi ve Susurluk sonrası diye ikiye ayrılmıştır. Kirlenmiş siyaset nedeniyle vatandaşın siyasetçilere güven ve itimadı kalmamıştır. Özellikle son bir kaç yıldır Bandırma-Erdek ve Edremit bölgesinde bazı kişilerin enteresan ilişkiler içersinde olduğu bir gerçek” sözleri ile bir anlamda bölgede oynanan oyunlara ışık tutuyor..
Kamuoyunda ‘neyin’, ‘ne olduğu’ ve ‘nasıl olduğu’ tartışılır ve ilk kez böylesine yakıcı tanık olunan kirli ilişkiler bölgede tüm ağırlığı ile hissedilirken, ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın, konuk olduğu, Levent mahallesinde büfeden aldığı gazete ile gündemi takip ettiği iddia ediliyor…
* * *
Ülkede ve bölgede yaşanan tüm bu enteresan süreç,bugün artık,köşe yazarlarından,gazete manşetlerine,romanlardan, TV dizilerine ,araştırma kitaplarından ,resmi ve gayri-resmi demeçlere, söyleşilere kadar Türk insanının gündeminde sohbet konusu olmuş durumda..
Devlet adına devletçilik oynamaya kalkanları,artık,maske tutmuyor..

Bir çok kent gibi korku ile uyanmıştı bu kent(4)
‘MİSYON’
Ticarit Odası’nın temel atma töreninde ANAP bölge milletvekili Hüsünü Sıvalıoğlu’nun yaptığı çarpıcı konuşmanın basında hak ettiği önemi görmediğini belirtmek gerekir.
24 Aralık’ta gerçekleşen konuşmanın bir gün sonrasında Sayın Sıvalıoğlu ile görüşüyoruz…
Sıvalıoğlu, gayet somut olarak kentte ve bölgede yaşanan sorunu ortaya koyuyor…
“Bandırma-Erdek ve Edremit bölgelerinde uyuşturucu trafiğinin yoğun olduğunun doneleri bize ulaşmıştır…” sözleri iktidar partisinin bir milletvekilinin ağzından dökülüyor…
Burada durmak ve sözler üzerinde düşünmek gerek…
Aynı yıllarda ve günlerde, ısrarlı mülki amir ve özellikle İl Emniyet Müdürlüğü nezdinde bu kentte, ‘zorlama’ ve ‘enteresan’ yöntemlerle yöre insanından ‘mafya’ yaratılmaya ve alakasız insanalr ‘organize suç örgütü elebaşısı’ olarak muameleye tabi tutulup, el altından kamuoyuna lanse edilmeye çalışılır; il merkezli güvenlik toplantılarında bu ‘kişilerin defterleri dürülüp’ insanlar yaka paça gözaltına alınarak, medya karşısına ‘suçlu’diye çıkartılırken Sıvalıoğlu, kentte oynana oyunu somut bir şekilde deşifre ediyor.
O günlerden bugünlere uzanın…
Bu kentte, Devleti temsil misyonunu üstlenmiş, kentin asayiş ve huzurundan sorumlu kişiler, o yıllardan bugünlere sarkmış, ‘zorlama’ ve ‘enteresan yöntemlerle’ aynı oyunu bu kentin insanlarına reva görme politikasından neden ve niçin vazgeçmiyorlar?
Bunun bir nedeni olmalı!.. Ve bu bıktırıcı nedenler artık kamuoyunun gözleri önünde deşifre edilmeli…
Sıvalıoğlu, devam ediyor:
“Ben, Çatlı ve Bosphourus ile ilgili araştırmalar yaptım. Araştırmalarımda geldiğim nokta gazetenizde yer alan haberlerle örtüşüyor. Çatlı’nın Erdek’te gözaltına alınması ve serbest bırakılması ile ilgili Erdek Emniyet Müdürü Mazlum Kırmızı’dan bilgi istedim. Ancak, Kırmızı bana bilgi vermek istemedi. Kaymakam DEmirtaş, benim elimde romörkörün Çatlı ile ilişkili olduğu konusunda somut delil yok. Ben bu işi şüpheli görüyorum. Susurluk’la ilgili görüyorum, dedi…”
Sıvalıoğlu, kentte ve bölgede olup bitenlerle ilgili aptığı araştırmanın sonuçlarını da ortaya tüm çıplaklığı ile döküyor:
“İstanbul’da rahatsızlık duyan insanlar, bizim bölgemizi üs olarak seçmişler. Son zamanlarda da işlerini bu bölgelere kaydırmışlar. Benim özel olarak tesbit ettiğim bulgu bu. Bandırma Emniyeti başarılı. Ancak, birbirleriyle ilişkili olarak geliştiğine inandığım olayların içine Bandırma’yı çekmek istediler. ANAYOL döneminde bunu fiili olarak gerçekleştirmek için başarılı müdürleri makamlarından almak istediler. Ancak, bunu engelledik..”
* * *
10 Ekim 1996 Salı günü, bu kentte, Vali Yahya Gür’ün başkanlık ettiği ve İl Emniyet Müdürü Nihat Camadan’ın da katıldığı Sahil Güvenlik toplantısı gerçekleşiyor…
Liman Başkanı, Liman İşletme Müdürü, Gümrük Müdürü, Kaymakamlar, İlçe Emniyet Müdürleri, İlçe Jandarma Komutanları toplantıda…
Konuşmaların alışagelmiş akışını Erdek Kaymakamı Mehmet Demirtaş bozarak, Karşıyaka açıklarında üç buçuk aydır demirli duran “Bosphourus 521” isimli romörkörün Çatlı ile ilgili olmasından şüphelendiğini dile getiriyor.
İlk tepki İl Emniyet Müdürü Camadan’dan gelmekte gecikmiyor: “Ne alaka!”
Vali Gür, ısrarla kaygılarını dile getiren Demirtaş’ın konuşmaları üzerine romörkörün Bandırma Limanı’na çekilerek, inceleneceğini belirtiyor. Ve toplantı bitiyor…
11 Ekim günü Balıkesir Valiliği’nden Kaymakamlığa gönderilen faks emri ile romörkörün Bandırma Limanı’na çekilmesi emrediliyor…
Romörkörde jandaranın yaptığı aramada suç unsuru bir şey bulunmuyor…
12 Ekim günü yine Balıkesir Valiliği’nden gönderilen ikinci faks emri ile romörkörün Bandırma Limanı’na çekilmesi emrinin iptal edildiği belirtiliyor…
Romörkör, bir süre sonra Bandırma Körfezi’nden ayrılıyor… Kendisinden romörker ile ilgili bilgi almak için soru soran milletvekili Sıvalıoğlu’na Kaymakam Demirtaş, elinde somut bir delil olmamakla birlikte romörkörün ‘Susurlukçular’la ilişkili olduğu yönündeki kaygılarını yineliyor…
* * *
‘Bosphourus’ ile ilgili gelişmeler bir tek İlkHABER’de ‘haber’ olarak yer alırken, ortaya ilginç gerçekler çıkıyor… Faks emirlerinden İlkHABER nasıl haberdar oldu diye, Kaymakamlık çalışanları bizzat dönemin kaymakamı tarafından hizaye çekiliyor… Bir çalışanın yeri değiştiriliyor.
‘Bosphourus 511’ isimli romörkörün, 1995 yılında kentte ve bölgede ‘misyon’ üstlenmiş kiş ve ‘kimliği hala belirsiz’ kişiler tarafından Karşıyaka’da çek-çek’de parçalanarak, kamyonlarla taşındığı ortaya çıkıyor…
Öyle ki, taşınma işlemini kolaylıkla gerçekleştirenler, yollarda zarar verdikleri ‘telefon kabloları’ nedeniyle açılan soruşturma kapsamında PTT’nin ilgili hiçbir kişi veya kurumu muhatap bulamadığı anlaşılıyor. Yöre insanı ise romörkörlerle birlikte Karşıyaka’da artan ‘garip trafiği’ ve bazı ‘tanıdık simaları’ çok iyi biliyor…
‘Bosphourus’, bir bilmece olarak hala çözümlenmeyi bekliyor…
* * *
Artık, film kopmuş… Bu kentin insanları içinde başarılı olmuş ve belli bir kapital güçle belli toplumsal konumlara ulaşmış, ödedikleri vergi ile dereceye girmiş insanlar ‘hedef’ oluyor…
İlkHABER’in dışında bu tür yelteniş ve çabaları deşifrasyon eden bir başka gazete yok! Nasıl olsun ki? Bugün olduğu gibi belli gazeteler içine uzanan ilişkiler ve dağıtılan paylar ile bu kentin insanları bir bir avlanıyor…
Enteresan ilişkiler ve yöntemlerle örülmeye başlayan kent ve bölgede insanla gayri-yasal ve gayri-nizami bir şekilde kendilerine dayatılan faturaları ödemeye mahkum edilirken, yağmadan kimler sebeplenmiyordu ki?
* * *
‘Misyon’ üstlenmiş taşeron işini biliyor… İnegöl Köfte’de dışarıdaki masada biraraya gelen isimlerin, kimliklerinin farklılığı masaya yansısa da diğer masalarda oturan kimse bu ‘garip bileşkeli’ masada nelerin konuşulduğunun farkında değil…
Beş kişinin dizildiği masada, siparişler verilerek, garsonun uzaklaşması bekleniyor… Masadaki iki kişi, ‘kamu görevlisi’ olduklarını ima ederek, karşılarında oturan ve basının hiç de yabancısı olmadğı bir ‘kaşar’ ile ‘pelvan’a ‘Bu arkadaşa yardımcı olacaksınız’ sözleri ile ‘kapıyı’ aralıyor…
Kendisine biçilen ‘misyon’ artık taşeronlukla sınırlı olan ve kent ile bölgenin ‘reisliği’ne soyunan genç, kendisine ‘ağabeyleri’ tarafından verilen payeden memnun ve onurlanmış olarak sadece dinliyor.
Bir kente ve bölgeye dayatılmış kirli ilişkiler yumağına ‘haberler’, ‘yorumlar’ karışıyor… Kirlilik, gazetelerin beyaz sayfalarına kara bir gölge gibi yansıyor…
* * *
Ok yaydan fırlamış bir kez… Devlet ile kendilerini özdeşleştirerek kimliklerini ulu orta sergileyenler, kanat kanat kentin ve bögenin gırtlağına çöküyor…
Hedef belli… Ünlü, İstanbul basınına kadar taşan, ‘Ceyar’ın bileti Agrigento’da kesiliyor…
‘Pelvan’ bitirilen işden ‘payları’na düşeni alamamanın ezikliği ile, yeni ganimetlerin bekleyişi içinde ‘basın merkezi’ önünde güneşe karşı sandalyesini atıp, kahvesini yudumluyor…
Birileri, yıllar önce kent ve bölge insanının emeklerini, göz nurlarını İŞKUR adı altında ‘belli güç odakları’na peşkeş çekilmesine çanak tutma misyonu yerine getirme alışkanlıkları ile bunları da sineye değil içine çekerken, aynı kulvarda bir diğerleri de ‘kurşun’ ile haraca bağlanan Ceyar’ın ‘kalçaya olan merakını’ geleneksel işlerine uygun ‘sermaye arttırımında’ kullanarak ‘alan’ ve ‘mekan’ genişletti bu kentte…
* * *
“İstanbul’da rahatsızlık duyan insanlar, bizim bölgemizi üs olarak seçmişler. Son zamanlarda da işlerini bu bölgelere kaydırmışlar. Benim özel olarak tesbit ettiğim bulgu bu. Bandırma Emniyeti başarılı. Ancak, birbirleriyle ilişkili olarak geliştiğine inandığım olayların içine Bandırma’yı çekmek istediler. ANAYOL döneminde bunu fiili olarak gerçekleştirmek için başarılı müdürleri makamlarından almak istediler. Ancak, bunu engelledik.” sözleri ile Sıvalıoğlu, siyasilerin ‘gözlerini yumarak’ görmezden geldiği bir sürece projektör tutuyor…
Sıvalıoğlu, doğruyu mu söylüyor?
Eksiği var, fazlası yok!..
Ne yol verdiği ne de paylaşmacılığa soyunduğu için görevinden alınmak istenen dönemin İlçe Emniyet Müdür Seyfi Eroğlu. Bu sürecin canlı tanığı… Nelere ne kadar direndi bilinmez…
* * *
Sıvalıoğlu’nun konuşmasından bir gün sonra, 27 Aralık 1996 tarihinde, Balıkesir Emniyet Müdürü Nihat Camadan, Balıkesir Emniyet Müdürlüğü Şube Müdürü Cemal Sencan, Kırşehir Emniyet Şube Müdür Oktay Durmuş, Çorum’da görevli polis memuru Kemal Kara, Özel Harekat Dairesi Başkanlığı’nda görevli polis memuru Adnan Pekdemir, başbakanlık Koruma Müdürlüğü’nde görevli polis memuru Latif Özdemir, İçişleri Bakanı Meral Akşener’in emri ile görevlerinden alınırken, Bakanlığın bu kişilerle ilgili Hadi Özcan çetesi ile ilişkili oldukları yönündeki iddialar nedeniyle haklarında soruşturma açtığı basında yer alıyor…
Bir çok kent gibi korku ile uyanmıştı bu kent(5)
‘MİSYON’

Gazetedeyim… Saat 21.000 sıraları… Dizgi odasında sayfaların son şekli veriliyor… Kapı çalıyor… Biri kapıyı açıyor… Konuşmaları oturduğum yerden duyabiliyorum…
- İyi akşamlar. Engin Arıcan ile görüşmek istiyorduk…
Çıkıp bakıyorum…
Kapının eşiğinde temiz giyimli iki kişi…
- Buyrun, aradığınız kişi benim…
- Görüşebilir miyiz?
- Tabii ki, buyrun içeri…
Salona alıyorum…
- Kim olduğunuzu öğrenebilir miyim?
- Biz, Balıkesir Emniyet Müdürlüğü’nden geliyoruz… Sizinle tanışmak ve bazı konularda konuşmak istiyorduk…
- Olur, diyorum…
Ancak, rahatsızlar… ‘Penceredeki panjurları indirebilmemiz mümkün mü?’ diye kibarca soruyorlar…
- Tabii ki… Panjurları indirip, kapıyı kapatıyorum…
- Size nasıl yardımcı olabilirim? sözlerim ile birlikte İlkHABER’in Susurluk ve sonrası ile ilgili yaptığı haberlerin kaynağını, vb., sorular yöneltiyorlar…
Neden, yaygın basının ve TV’lerin özelikle İlkHABER’e geldiğini öğrenmek istiyorlar…
Haber ekseninde ulaştığımız bilgilerin, ulaşılması imkansız bilgiler olmadığını, insanların yaşamlarında tanık oldukları şeyleri zaten saklamadıklarını ve kendilerinin de insanlarla görüştüklerinde bizim ulaştığımız haberlere ulaşmakta güçlük çekmeyeceklerini anlatıyorum…
İlkHABER’in haber anlayışı ve bu nedenle de yaygın basının alanına giren ve ulaşmak istediği haberlere bölgesel gazete olma avantajıyla çabuk ulaştığını ve bu nedenle de yaygın basının bölgede ilgi odağı olduğunu belirtiyorum…
Kuruoğlu’nun resminin olup olmadığını soruyorlar. Albümünü getiriyorum… Kuruoğlu’nun genç olması ilgilerini çekiyor. İzmir’de gerçekleşen bir operasyon kapsamında gözaltına alınması olayı ile ilgili sorular yöneltiyorlar. İlgisinin olduğunu sanmadığımı ve konunun yargı aşamasında anlaşılarak, serbest bırakılacağını umut ettiğimizi söylüyorum… (Öyle de oldu ve Kuruoğlu, gözaltı sonrası İzmir DGM’de sanık olarak yargılandığı davada önce tahliye daha sonra da beraat etti.)
Birden konuyu, Balıkesir Emniyet Müdürü Camadan’a getirerek, Camadan’ın ne kadar değerli ve önemli, temiz bir şahsiyet olduğunu anlatmaya başlıyorlar…
Sadece dinliyorum… Gösterdiğimiz ilgiye teşekkür ederek, gazeteden ayrılıyorlar…
Gecenin bir saatinde gerçekleşen bu ziyaret, kafamı bulandırıyor ve Zeki Karadeniz’i arayıp, olup-bitenleri anlatıp, İlçe Emniyet Müdürü Eroğlu’nu arayıp, konu hakkında kendisini bilgilendirmesini ve bu şahısların gerçekten de Emniyetten olup olmadıklarını öğrenmesini rica ediyorum…
Bir süre sonra, Karadeniz, arayarak, gelenlerin Bandırma Emniyet Müdürlüğü’nün bilgisi h