Gündüz çorak, Gece denize benziyor… [Tarık Sürmelioğlu]

Posted by ilkhaber on Cuma, Haziran 5, 2009, 22:47
Bu Yazı Tarık Sürmelioğlu Kategorisinde ve 0 Yorum var.

tarık hasankeyfGündüz Çorak, Gece Denize Benziyor Mezopotamya Ovası

Yaşam alanlarındaki tarihsel mekanların öykülerini iyi ezberlemişler; altı yedi yaşlarındaki çocuklardan camilerin, kiliselerin öyküsünü dinleyebiliyorsunuz. Sokaklarda peşinize takılan onlarca çocukla birlikte şaşkın şaşkın yürüyorsunuz.

..Ve fotoğraf çekme faslı başladığında, rollerini çok iyi ezberlemişler; hepsi birden zafer işareti yapıyorlar elleriyle.

Çöldeki kum tepelerini andıran irili ufaklı yükseltiler.. Halı desenlerine benzeyen sarı, kahverengi tarlalar.. Dümdüz araziye konuşlanmış öbek öbek köycükler..

Karşıda Suriye’nin sınır yerleşmelikleri görünüyor, hayal meyal.

Mardin’in yüksek duvarlarla çevrili ara sokaklarındaki gizemden sıyrılıp, ara ara ovaya odaklıyoruz objektiflerimizi.

Gün batarken ova kızıllaşıyor. Gecenin karanlığı çöktüğünde iyice, sapsarı ovanın yerini, lacivert bir deniz alıyor.

Manzara muhteşem.. Sanki Cunda sırtlarından Ayvalık’ı izliyorsunuz.. En uzaktaki ışıklar, Suriye’nin yerleşmelikleri.. Ayvalık’tan Midilli’nin ışıklarını izlemek gibi bir şey bu.

***

EHLİYETİNİ kasaptan ya da mahalle bakkalından aldığını tahmin ettiğimiz şoförümüz, otobüsteki kırk küsur kişinin yüreğini ağzına getirmeye koşullanmış sanki; ne manevra yeteneği var, ne direksiyon hakimiyeti.. Az daha, ya şarampole uçacağız, ya yan yatacak ter kokulu otobüs.

Diyarbakır’dan Mardin’e, oradan Midyat, Hasankeyf, Batman ve tekrar Diyarbakır’a uzanan otobüs yolculuğunda, yürek çarpıntıları tavan yaptı herkeste.

Bir de minibüslerimiz vardı, grubu taşıyan.. Diyarbakır içinde oradan oraya götürürken bizi, en az elli kez kural ihlali yaptı; en kabasından yirmi kez olası bir kazadan kılpayı sıyırdı. Minibüslerden biri, geri geri manevra yaparken Dicle’ye uçuyordu az kalsın.. Diğeri, metal yığını olmaktan son anda kurtuldu; yalnızca aynanın kırıldığına şükretti şoför…

Eh, bir de Diyarbakır dolaylarında gözlediğimiz trafik kuralsızlıklarını da katarsak hesaba.. Ehliyetlerin çoğunu kasabın, bakkalın dağıttığını söyleyebiliriz herhalde!

Ama bu can sıkan ayrıntılar, oralardaki tarihsel mekanların ihtişamlı görüntüsünü imrenerek izlememize engel olamadı.

Tarihin içinde adeta kaybolduk diyebilirim.

***

Duvarlardan çocuk fışkırıyor

DİYARBAKIR Suriçi bir zamanlar aristokrat yapıdaymış; gel zaman git zaman, zorunlu göçler, terör korkusu, terkedilen köyler falan derken.. Göçle gelen yoksul ve yoksun yaşamların egemenliğine geçmiş.

Daracık sokakların asıl egemenleri ise, çocuklar… Çocuk tarlasındasınız sanki; başaklar gibi fışkırıyorlar. Kolunuza, bacağınıza yapışıyorlar; boynunuzda fotoğraf makinalarını gördüklerinde, hep bir ağızdan “hello” diye bağırıyorlar.. Ellerinde kağıt mendil paketleri, uyduruktan bir iki incik boncuk; satana kadar peşinizi bırakmıyorlar.

Duygu sömürüsü de olmazsa olmazı işin.. “Ekmek parası” feryadı, en basiti..

Ama hepsi ‘rehber’ aynı zamanda!

Yaşam alanlarındaki tarihsel mekanların öykülerini iyi ezberlemişler; altı yedi yaşlarındaki çocuklardan camilerin, kiliselerin öyküsünü dinleyebiliyorsunuz. Sokaklarda peşinize takılan onlarca çocukla birlikte şaşkın şaşkın yürüyorsunuz.

..Ve fotoğraf çekme faslı başladığında, rollerini çok iyi ezberlemişler; hepsi birden zafer işareti yapıyorlar elleriyle.

Her yer çocuk.. Yüksek duvarlı bir evin kapısı aralandığında, onlarcası fırlayıveriyor sokağa.

Çelimsiz, bakımsız, sıska çocuklar bunlar.. Yoksulluğun, yoksunluğun son kertesinde, ya eski bir tokyo ayaklarında, ya yırtık bir pabuç, ya da yalınayaklar…

İçinde yaşadıkları tarihsel mekanın ayırdındalar mı?..

Sanmam.. Ama farkında olmadan içselleşmişler o mekanlarla.

Yine de şanslı sayılırlar; garabet apartmanların, beton yığınlarının, çirkin şehirleşmenin yitik çocuklarından daha şanslılar.. Farkında olmasalar bile, yaşam alanlarındaki doku ve mekan, hayal güçlerini geliştiriyor.

***

HER YER çocuk.. Dağ taş çocuk.. Mardin’de de gördük onları; yalınayak sokağa fırlamış, elindeki ayakkabı fırçasıyla bacaklarınıza yapışıp pabuçlarınızın tozunu almaya çalışan.. Boynuna taktığı gönüllü rehber kartını gösterip, birkaç kuruş karşılığında size mekanları tanıtan.. Belediye’nin bastırdığı tanıtım broşürlerini parayla satmak için takla atan..

İşte en çok onlar çekti dikkatimi.. Bazen kızdım, bazen buruldu içim.

***

Dengbej Evi’nde sarma cigara keyfi

BALIKESİR’in köylerinden alışverişe gelen kasketli, poturlu amcalara alışığız ya.. Diyarbakır caddelerinde şalvarlı, yelekli, kasketli, kuşaklı, poşulu geleneksel kıyafetlerle dolaşanları yadırgamadık o yüzden.

Onlardan bazılarıyla Dengbej Evi’nde tanıştık. Türkçe dengbejliğe yasak konduğunu öğrendiğimiz Dengbej Evi’nin duvarındaki pankartta, “Bi Çand û Hûnerê Xeyalên Azadiye Pêk Bînin” ifadesi gözümüze çarptı. Altında küçük puntolarla Türkçesi yazmasa, ne olduğunu anlamayacağız. Şu demekmiş: “Kültür Sanatla Özgürlük Rüyasını Gerçekleştirmeye…”

Başında poşu, ayağında şalvar, gözleri görmeyen biri mey çalıyor.. Aynı geleneksel kıyafette bir başkası, mazide kalmış bir olayı uzunhava okur gibi anlatıyor.. Hiç bir şey anlamıyoruz tabi.

Diyarbakır Kültür Sanat Festivali’ne denk gelmiş bizim program; Dengbej Evi’ndeki etkinlik de bu kapsamdaymış.

Hasan Paşa Hanı’ndan aldığım poşu boynumda; nasıl da serin tutuyor.. Duvar dibinde bir iskemle bulup oturduğum anda, ben yaşlarda, dişleri dökülmüş, yüzü kırış kırış, konuşurken ağzından tükürcükler saçan, ama “hoşgeldin beyim” derkenki samimiyeti gözlerinden okunan Diyarbakırlı’nın, yelek cebinden çıkardığı cigara tabakasına ilişiyor gözüm..

“Ooo, sarma cigara içiyosun ha…”

İtinayla sarıp, tükürüğüyle yapıştırdığı cigarayı uzatıp, “buyur beyim” diyor, “böylesini bulamazsın…”

Tütün oldukça sert, ama tam bana göre..

“Reji kolcuları gelmeden içelim

Başlıyor anlatmaya, tütünün hikayesini.. Kendi ürünüymüş; TEKEL’e ya da tüccara verdiklerinden daha kaliteliymiş.. Bir de çay söylüyor, en demlisinden.. Cigaraları tellendirip çayları yudumlarken, dengbejleri konuşuyoruz, tütütünü benimle paylaşan adamla.. İsmini bile sormuyorum, O da benimkini sormuyor.. Nereden gelip nereye gittiğim de umurunda değil.

Biliyor ki, bu ülkenin bir başka köşesinden oraları gezip görmeye gelmişiz; yerli turistiz işte…

Dengbejlikle ilgili sorularıma çok güzel yanıtlar veriyor.. Bununla yetinmeyip, Dengbej Evi’nin kitaplığından bir kitap getiriyor, bölgenin ünlü dengbejlerini tanıtan. Uzun uzun inceliyoruz kitabı birlikte.. Hepsinin ismini ezberlemiş, “o en iyisidir, bu rahmetli oldu, şu pek yaman adamdır” diye anlatıyor bir bir…

Türkçesi kırık, sözcükleri yuvarlıyor, Kürtçe ile Türkçe’yi karışık konuşuyor.. Ama iyi anlaşıyoruz, ismini bilmediğim adamla.. Bir yandan da dengbejleri dinliyoruz.

Sonra vedalaşıyoruz; “kal sağlıcakla…”

***

Ziya Gökalp ve Cahit Sıtkı’ya ziyaret

CAHİT Sıtkı Tarancı’nın, Ziya Gökalp’in müze yapılan evlerini de gördük bu vesileyle.. Daracık sokakların yüksek duvarları arasında görünmeyen; kapıdan girdiğiniz andan itibaren büyülendiğiniz yapılar bunlar. Muhteşem konaklar.. Diyarbakır’ın ünlü bazalt taşından yapılmış, yer yer beyaz renkli taşlarla desenlenmiş, içe dönük, her köşesinde Tarancı’dan, Gökalp’ten izler bulabileceğiniz eserler bunlar.

Konaklar birbirine benziyor genellikle.. Tüm kapılar bahçeye açılıyor.. Ana kapıdan çıktığınızda, Diyarbakır’ın dar, kuytu, biraz da ürküten sokakları karşılıyor sizi.

Mardin’de de aynı duyguya kapılıyorsunuz.. Yüksek duvarlarla çevrili, uzun uzadıya giden, bazen kemerli geçitlerle birbirine bağlanan dar sokaklardaki mütevazı kapılar, bilinmeyen dünyalara açılıyor sanki.. Ürküntü bu yüzden.

***

Gizemli bir tarikatın

tapınağına benziyor

DİYARBAKIR’da ilk duraklarımızdan biri, Hazreti Süleyman Camisi’ydi. Şehit sahabelerin mezarlarının bulunduğu, dört köşe minareli caminin yan tarafındaki merdivenler, ağlama duvarını andırıyordu.

Basamakların iki yanındaki yüksek duvarlara yüzünü yaslayıp dua edenlerin hali, İsrail’deki ağlama duvarından medet uman yahudilerinkine benziyordu. Basamaklara tünemiş yaşlı, genç, kadın, erkek onlarcası; ellerinde Kur’an, ya da dua kitapları eşliğinde, farkında olmadan sağa sola sallanıyor, mırıltıları uğultuya dönüşüyordu. Etraftaki satıcıların bağırtısıyla, ezan sesi, sokağın sesi birbirine karışırken, kendinizi gizemli bir tarikatın tapınağındaymış gibi hissediyorsunuz.

Sonraki durak, Ulu Cami.. İlkin putperestlerin tapınağıymış, sonra kiliseye dönüşmüş, İslam’la birlikte cami olmuş.. Camiden çok, Roma’nın tapınaklarını andırıyor.. Dört kapısı, dört mezhebi temsil ediyormuş.

Bir başkası, Behram Paşa Camii.. Mimar Sinan’ın eserlerinden biri.. Ana kapıyı çevreleyen taş işçiliği mükemmel..

Diyarbakır’da tarihin her döneminden izler bulmak mümkün.. Camiler, surlar, kiliseler..

..Ve her dönemin kendine özgü kimliğini yansıttığı muhteşem eserler.

Bir de o güzelim eserlerin, tarihsel dokunun sağına soluna kondurulan garabet, çirkin, hödük ve özünü inkar eden yapılar olmasa… Etrafta hiç cami falan yokmuş gibi, cam giydirmeli, kendi ölçeğinde güzel sayılabilecek bir binanın çatısına dandik bir minare kondurmuşlar meselâ.. Bir deyim vardır, ‘at bilmem nesine kelebek konmuş gibi’ deriz; aynen öyle…

Bir de dört ayaklı minare var; Şeyh Mutahhar Camisi’nin minaresi.. Dar bir sokağın orta yerinde duruyor.. Akkoyunlular döneminde yapılmış. Minarenin altından yedi kez geçince dileğiniz kabul oluyormuş.

***

Et kokulu sokaklar

DİYARBAKIR kebap kokuyor, Mardin çiğ et!

..ki, Mardin için, “sokakları kan kokar” deniyormuş; gerçekten öyle.. Kafasına esen, sokağın başında yatırıp boğazlıyormuş hayvanı.. Dar sokakların yüksek duvarlarına sinen çiğ et kokusuyla, kebap, ızgara kokuları birbirine karışınca, kırmızı etten nefret etmeye başlıyorsunuz.. Lâkin, kurtuluş yok; zeytinyağlı sebzeler çok uzakta kaldı.. Yeşillik derseniz, pörsümüş marul, sararmış maydanoz, hepsi o…

Nasıl dayanılır buna.. Biz alışmısız zeytinyağlılara, sebzelere, otlara.. Onlar da alışmış, her öğün ete.. Sabah kelle çorbası, öğleyin acılı kebap, akşama kuzu kavurma… Koyun eti ve kuyruk yağının kesif kokusu her yeri sarıp sarmalamış; çekilir gibi değil.

Mardin’de Erdoba Restoran’da akşam yemeğindeyiz.. Menüde yine et var; koyun etinden mamul içli köfte, arkasından kebap faslı.. Çoban salatalar yağsız, tuzsuz.. Zeytinyağı istiyoruz garsondan.. Alıp geliyor, ama kolonya damlatıyor sanki; çok kıymetli!

Sonra başlıyor, Mardin zeytinyağının dünyanın en kaliteli zeytinyağı olduğunu anlatmaya…

Ulen oğlum, o kadar kaliteliyse getir de şu salatayı tatlandıralım; bol bol dök şunu…

Karşılık veriyoruz kendinden emin genç garsona: “En kaliteli zeytinyağı bizdedir; Ayvalık ve Edremit’le kimse yarışamaz…”

Salatalara zeytinyağı koymuyorlar, zeytinyağlı yemeklerle işleri yok, biraz sıvı yağ isterseniz, ayçiçek yağını getirip döküyorlar salataya.. Sonra da, Mardin’in zeytinyağı dünyanın en kalitelisi oluyor!

Profesörün biri günün birinde öyle söylemiş; bunlar da o gün bugün “bizimki en iyisi” diye hava atıyor…

Midyat’ta bir öğlen saati, yine kebap faslı.. Masalardaki salatalar yine tatsız tuzsuz.. Garsondan biraz zeytinyağı istiyoruz, “yok” diyor.. “Esnaf adam ‘yok’ demez” diyoruz, “bulur gelirsin, komşudan istersin, satın alırsın; ama yok demek olmaz…”

Dışarı çıkıyor, az sonra elinde plastik bir şişeyle geri dönüyor.. Şişeyi peçeteye sarmış, alel acele salataya döküyor.. Bakıyoruz, ayçiçek yağı.. Güya bizi kekliyor…

***

Şarabı Süryaniler yapıyor,

Müslümanlar satıyor

MARDİN’in Süryanisi de meşhur, malum.. Farklı dinden, farklı kökten insanlar birarada yaşayıp gidiyor; birbirleriyle içselleşmişler. Dar sokakların biri, bizi Kırklar Kilisesi’ne götürüyor.. Dar bir kapıdan avluya çıkıyoruz, sonra ibadet bölümüne geçiyoruz.. Kapıda, “fotoğraf çekmek yasak” tabelası var; bu yasağa uyuyoruz haliyle.

Bizi, Kilise’nin papazı Gabriel Akyüz karşılıyor.. “Hoşgeldiniz” dedikten sonra, “biz de şimdi akşam namazını eda ettik” diye sürdürüyor konuşmasını..

‘Akşam namazı’ sözüne şaşırıyorum tabi.. Meğer Ortodoks Süryaniler de ‘namaz’ diyormuş ibadete..

İçerisi kesif tütsü kokuyor, gözlerimiz yaşarıyor dumandan.. Duvarlarda İsa ve melek tasvirlerinden oluşan tablolar asılı.. Kilise oldukça karanlık ve serin.. Dört yüz civarında cemaati varmış kilisenin.

Gabriel, önce kilisenin özelliklerini, tarihsel konumunu anlatıyor, sonra mezhebi hakkında bilgi veriyor.. Bizim gruptan biri, “tüm semavi dinleri tanıyor musunuz” diye soruyor.. Bu sorunun maksatlı olduğunu hemen kavrayan Papaz Gabriel, entellektüel bir kıvraklıkla Musa’nın dinini anlatıyor, sonra İsa’nın dinini.. Uzun uzun anlatıyor; İslam’a hiç değinmiyor.. Tevrat’tan, İncil’den bahsediyor, Kur’an-ı Kerim’e değinmiyor.

Gruptan bir başkası, “biz mimarız, binanın yapısal sorunları varsa, onları anlatın” diye lafa giriyor.. Soru karambole gidiyor…

Hava kararırken kiliseden ayrılıyoruz.

Mardin’de herkesin dilinde ‘Süryani şarabı’ var.. En kaliteli üzümlerden üretilen, ev yapımı şaraplar… Süryaniler yapıyor, Müslüman çocuklar satıyor!

O çocuklardan biri, tıpkı zeytinyağı konusunda olduğu gibi şarapta da ısrarcı: “En iyi şarap budur…”

Hadi ya; ciddi misin?..

İkiye ayırıyor şarapları.. Süryani şarabı ve market şarapları!

‘Market’ demiyor tabi, ‘Migros’ diyor…

Erdoba Restoran’da, kebaptan yanan gırtlağımızı rakıyla ıslatacağız diye sevinirken, öğreniyoruz ki, alkollü içki servisleri yokmuş… Canımız sıkılıyor.. Acısını otelde çıkarırız diyoruz; otelin restoranında ikişer duble attıktan sonra şenleniyoruz.. Saatler onikiyi gösterirken, garsonlar uyarıyor: “Lütfen gürültü yapmayın!”

Niye ki?..

Ertesi gün AÖF sınavı varmış, birinci katta sınava girecek öğrenciler kalıyormuş; rahatsız olabilirlermiş…

E peki bizim rahatsızlığımız ne olacak?.. Daha üst katlardan oda verseydiniz ya öğrencilere…

Yine canımız sıkılıyor.

***

Mardin’i gece ışıklarıyla

hatırlayacağım hep

OTELDEKİ odamın penceresi, broşürlerden, belgeselerden, gezi dergilerinden aşina olduğumuz Mardin’in tarihsel yüzüne bakıyor.. Minareler, sütunlu evler, kemerler, çan kuleleri, kale… Yanımda tripod yok, gece görüntüsü çekerken zorlanıyorum, ışıklar titriyor…

Sabah uyandığımda, bu kez gündüz gözüyle bakıyorum aynı manzaraya.. Gece, tüm güzelliğiyle karşımızda duran Mardin görüntüsü, gündüz yerini çanak antenlere, baz istasyonlarına, tarihi yapıların arasına serpiştirilmiş garabet beton yığınlarına terkediyor.

Sabah erkenden Mardin’den ayrılırken, geceki manzara geliyor gözümün önüne.. Mardin’i hep öyle hatırlamak istiyorum.

Zaten şu ünlü söz de benim gözlemimle örtüşüyor: “Mardin, gündüz seyranlık, gece gerdanlık…”

Bir de Beşiktaş’ın şampiyonluk kutlaması var ki, korkudan altımıza edecektik az daha…

Yüzlerce araç, binlerce genç, Mardin’in daracık caddelerinde dat dat korna sesleri eşliğinde, Kara Kartal’ın şampiyonluğunu kutluyor. Bağırtılar, gecenin sessizliğini yarıp geçiyor.. Ara ara silah sesleri duyuluyor.. Ben de Beşiktaşlıyım ama, Güneydoğu sınırındaki bu küçük şehrin Beşiktaş’ın şampiyonluğunu kutlama üslubundaki hoyratlığa kızıyorum haliyle…

Araçların camlarından fırlayıp bayrak sallayan, diğer takımlara küfürler savuran, ara ara havaya ateş eden Mardinli gençleri alkışlıyoruz tırsık tırsık.. Hani birazcık yan baksak, arabayı durdurup marizleyiverecekler sanki…

***

Mayınlı arazide yolculuk

MARDİN’den sonra Midyat’a uzanıyoruz.. Arada Dara diye bir köy var.. Küçük bir köy burası.. Ama yakın zamanda tüm dünyanın gözü buraya çevrilecek.. Birkaç yıl önce kazı yapılmış, toprak altından kaya mezarları çıkmış.. Köyde tarihi sarnıçlar da var.. Köylüler kazıların süreceğini söylüyor.. Dediklerine göre Roma döneminde büyük bir garnizonmuş burası.. İki yüz bin asker bulunuyormuş.. Kazıldıkça tarih fışkıracakmış topraktan.

Köyün girişinde çardaklı bir kahvehane var.. Girişte köye ait kartpostallar sergileniyor; Dara’daki tarihsel mekanların fotoğrafları yer alıyor.. Bir de Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’lı kartpostallar var ki, herhalde yerli ve yabancı turistler kapış kapış alıyordur bunlardan!..

Midyot’a giderken, Nusaybin’den geçiyoruz.. Suriye sınırına paralel karayolunda ilerliyor otobüsümüz. Araçtakilerin yüzü, sağ taraftaki manzaraya dönük.. Son günlerin tartışmalı gündem maddesi ‘mayınlı araziler’e bakıyoruz hepimiz..

İster istemez mırıldanıyoruz: “Bu güzelim arazi yabancı şirketlere nasıl verilir?..”

Kilometrelerce uzunluğundaki mayınlı arazinin öte yanı Suriye.. Bizim tarafta nöbetçi kuleleri var; karşı tarafta bir şey yok.. Toprağını koruyan biziz; Suriye buna gerek görmemiş. Şimdi sen kalk, mayınları temizlemesi karşılığında kırk dört yıllığına yabancı şirketlerin kullanımına sun bu toprakları; olacak iş mi?..

Söylene söylene Midyat’a ulaşıyoruz.

Midyat, gezi dergilerinden, turizm broşürlerinden, fotoğraflardan bildiğimizin aksine, hayal kırıklığı yaratıyor bende… Tarihsel mekanları falan olmasa, Midyat’a dönüp bakmaz kimse.. Bizim Balya’dan farkı yok yani.

Otobüsten iner inmez, Midyatlı çocuklar yapışıyor paçalarımıza.. Yine bir şeyler satmaya çalışıyorlar, ellerindeki fırçalarla pabuçlarımızın tozunu siliyorlar, yalvar yakar oluyorlar.. Bu durum sinirimizi bozuyor tabi.

O çocuklardan biri, benim de paçalarıma yapışıp pabuçlarımı fırçalamaya başlıyor. Kolundan tutup kaldırıyorum oğlanı.. “Kuru kuru fırça olur mu hiç?.. Harçlıklarını biriktir, bir boya sandığı al, git şu köşeye konuşlan, milletin pabucunu boya, daha çok para kazan” diyorum… Çocuk oralı değil, fırçayı sürtmeye devam ediyor…

Kimisi de, kolunuzdan çekiştirip, “Sıla Evi bu tarafta” diye bağırıyor.. Hani şu meşhur dizinin çekildiği mekan.. Konuk Evi’ymiş aslında, ama Sıla Evi olmuş adı. Güzel bir yapı, hepsi o işte…

***

Hasankeyf’i görmeniz gerek…

GÜNEYDOĞU turu yapanlar Hasankeyf’i bilir.. Mutlaka görülmesi gereken bir mekan.. Baraj suları altında kalıp kalmayacağı meçhul; günün birinde ‘di’li geçmiş zaman’ olmasın isteriz.

Hasankeyfli çocuklar da öyle olmasını istemiyor. Ellerinde, Hasankeyf’i tanıtan broşürlerle peşinizde koşturuyorlar.. Hâttâ Doğa Derneği’ne kadar sürüklüyorlar sizi, kampanyaya imza atmanız için.

Artuklu’lardan kalma eski köprünün ayakları, Dicle’nin ihtişamıyla buluşuyor.. Burayı, kaleden izlemenin keyfi ise bambaşka. Pazar günü olduğu için, tüm bölge Hasankeyf’e akmış sanki, öyle kalabalıktı ki…

Köprünün ayaklarından birine dikkat kesildik.. Mimarlarla birlikte olunca, mekanlara o gözle bakmaya başlıyorsunuz, dikkatinizi onların bakış açılarına göre yoğunlaştırıyorsunuz.

Bizim için, fotoğraflık malzeme olan mekan, mimarlar için bambaşka anlamlar ifade edebiliyor.

Adam, nasıl yaptıysa yapmış, köprünün ayaklarından birini yaşam alanına dönüştürmüş.. Cam çerçeve takmış, kapı baca yapmış, tepeye de çanak anten takmış, içeride oturuyor…

“Pes” diyorsunuz, “bu kadarı da olmaz…”

Olmuş işte.

Hasankeyf’in tarihsel mekanlarıyla, ışık saçan Dicle Nehri öylesine bütünleşmiş ki.. O manzaranın günün birinde sular altında kalacağını düşünmek canınızı sıkıyor haliyle, hâttâ kahroluyorsunuz.

Yüksek kayalıkların, kalenin, orada yaşamış medeniyetlerden geriye kalan izlerin sulara gömülmesine razı olamıyorsunuz.

Bölgenin görselliğini izlerkenki keyif, bu düşünce ekseninde yerini üzüntüye, kızgınlığa bırakıyor.

O duyguyla Batman’a doğru ilerliyoruz.

***

Kuralsızlıklar kural olmuş oralarda

ASLINDA bölgede gezip görecek çok mekan var.. Bir hafta, on güne yaymak gerekir Güneydoğu turunu.. Bizimki üç gün sürdü topu topu.. Zaten bir günü yolda geçti.

Günün birinde, oraları daha detaylı gezip görmek kısmet olur umarım.

Kıssadan hisse çıkarmak gerekir bir de.. Yani uzun uzun anlattık ama, bir sonuca bağlamak gerekir.

Gözlemim o ki, sanki bölgede ‘terör’ diye bir şey yok; yani insanlar yokmuş gibi davranıyor, rahatlar.. Ya da bize öyle görünüyorlar.

Konuştuğumuz çok sayıda Diyarbakırlı ve Mardinli’den terörle ilgili tek laf çıkmadı.. Özellikle Diyarbakır’da DTP’nin siyaseti egemen ve halk da o siyasete bel bağlamış.. Diyarbakır’da kaldığımız otelin lobisinde DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le karşılaştık.. Tam kapıdan çıkarken gördüm; Koluna yapışıp, bir kaç soru sorabilirdim gazeteci kimliğimle; içimden gelmedi.

Etnik siyaset egemen ama, sokaktaki Diyarbakırlı için çok önemi yok gibi görünüyor.. Aidiyet duygusuyla etnik siyasete oy veriyorlar; öncelikleri ise ekonomi.. Hepsi para kazanmanın derdinde.. Etnik siyasetin yoksulluğa çare olmadığını farketmiş gibiler.

Kuralsız bir yaşam anlayışları var.. Bunu esnafın tavrında da görüyorsunuz, kent trafiğinde de, başka şeylerde de. Sokaklarda Türkçe’den çok, Kürtçe konuşuluyor.. Kürtçe’nin farklı lehçeleri var; birbirlerini çok iyi anlamıyorlar.

Esnaf fatura ya da fiş vermeye pek yanaşmıyor; şal, poşu falan aldığımız bir işyeri sahibi, “bizim buralarda fiş miş olmaz hemşehrim” dedi meselâ…

Bölgenin en büyük handikabı işsizlik.. Sokaklar bu yüzden kalabalık.

..Ve çocuklar!

Baştan beri söylediğimiz gibi, çok çocuk var.. Duvarların arasından fışkırıyorlar adeta.. Bugün için ‘geleceksiz çocuklar’ çoğu.. Yarınları belli değil.. Bölgedeki egemen siyasetin, terörün ve baskı politikalarının kıskacında, neyin ne olduğunu anlamadan büyüyorlar.

En çok da bu durum burkuyor insanın içini.

Son fasılda şunu söyleyelim.. Her şeye rağmen bir elmanın iki yarısıyız, aynı toprağın meyvasıyız; kökler, kültürel kimlikler, yaşam alışkanlıkları ve siyasi üslup farklı da olsa, bir bütünüz diye bakıyoruz olaya.

Farklılıkların zenginliğimiz olduğu inancındayız.

Ben ilk kez gördüm oraları.. Kimileyin hayal kırıklarına kapıldım.. Ama görülmesi, tanınması gereken yerler.. Görmeyenler mutlaka görmeli.. Tarihsel dokunun içinde birkaç saat kaybolmalı.. Sokakların gizemine yolculuk yapmalı.

Bu haberi yazdır Bu haberi yazdır

İsterseniz yorum yapabilir, veya Diğer yazılara Bakabilirsiniz.

Yorumunuzu Belirtin

Sitemiz en iyi Mozilla Firefox ya da Microsoft Internet Explorer 7 ve üstü sürümlerde çalışır. Internet Explorer 6 kullanıyorsanız lütfen sürüm yükseltin.